Zaman zaman kimi büyük kişileri anarız: yıldönümlerinde, o kişilere gereksindiğimiz vakitlerde. Bu tür vakitlerde çoğunlukla yaptığımız şey anımsanan kişinin tarihsel bağlamda dönüştürücü ve ses getirici etkiler yaratmış eylemlerini tekrardan gündeme getirmektir. Ancak anımsanan kişilerin eylemlerini anımsamamız, anılan kişiyi göz ardı ettiğimiz anlamına gelmez. Hegel’in ifade ettiği gibi “insan kendi eylemler dizisinden ibarettir”. Büyük kişiliklerin eylemleri onların öz-kuvvetlerinden türer ve her bir eylemlerinin ardında bu kişilerin özgün damgaları parıldar. Bu sebeple eylemleri zikrederken onların yaratıcıları olan büyük kişilerle bir yakınlık kurmuş oluruz. Söz konusu bir filozof olduğunda onun eylemleri kavramlardır ve kavramlar da en az fiziksel eylemler kadar somuttur. Bir filozofun kavramları onun içsel yaratıcı kişiliğinin imzasını taşır ve bu imza filozofun yarattığı tüm kavramları doğrudan yine filozofa bağlar. Bir filozofu anmanın belki de en iyi yolu onun kavramları üzerinden filozofun varlığının tekrardan kavramsal düzeyde izdüşümünü yaratmaktır. Şimdi de Nietzsche’yi anımsamak için onun kavramlarına dönüp bir kez daha onun kendi filozof-varlığında açığa çıkmasını sağlayacağız.

Nietzsche’nin kavramları arasında merkezi konumda yer alanı güç istencidir. Nietzsche’nin pek çok kitabında üzerinde durduğu bu kavram ayrıca pek çok düşünür tarafından yorumlanmıştır. Heidegger güç istenci kavramının hem felsefe tarihi açısından hem de ontolojik açıdan iki yorumunu geliştirdi. Heidegger Nietzsche’yi Batı felsefesinin son metafizikçisi olarak anar ve güç istenci kavramıyla birlikte Batı metafiziğinin sona erdiğini söyler: “’Hayat, güç istencidir’. Bu vecize ile Batı metafiziği hitam bulur”. Heidegger ontolojik bakımdan güç istencinin varolan olarak varolanın Varlığı şeklinde yorumlar: “Güç istenci olarak Varlık’ın özü idea’nın esas tayininde bulunur”.

Gilles Deleuze

Fransız filozof Gilles Deleuze bir başka Nietzsche yorumcusudur. Deleuze’ün güç istenci kavramı üzerine yaptığı yorumun önemli tarafı bu kavram hakkında sahip olunan hatalı kavrayışları bertaraf etmesidir. Güç istencinin en temelinde bir güç arzusu olduğu düşünülüyor ancak Deleuze bu görüşü reddeder: “Güç istenci, istencin gücü istemesi değildir”. Yalnızca bir köle gücü ister çünkü istenen güç yalnızca temsil edilen (temsil etmek bireyin istencine dışsaldır) ve kurucu değerlere hizmet eden bir aygıttır. Deleuze güç istencinin asıl anlamını verir: “istemek=yaratmak”. Bu denklem gücü temsil edilen dışsal bir merkezden kurtarıp onu istencin içinde olan yaratıcı bir kuvvet haline getirir. Deleuze Nietzsche’nin özgün yanını şöyle dile getirir: “Kendisine kurulu değerlerin atfedilişinin düşünü kuran bir istenç imgesine karşı, Nietzsche istemenin yeni değerler yaratmak olduğunu söyler”. Nietzsche bu yorumu Böyle Söyledi Zerdüşt’te onaylar: “Şu delice masalı bilirsiniz: istemenin istemeyiş oluşu. Size istencin yaratmak öğrettiğimde, uzaklaştırdım sizi bu masallardan”. Nietzsche’nin kendi sözlerine kulak verecek olursak, güç istencinin canlı dünyasında temel ilke ve kurucu öğe olduğunu duyarız: “nerede bir canlı gördüysem, orada güç istemini gördüm; ve hizmet edenin isteminde bile efendi olma istencini gördüm”. Güç İstenci’nde Nietzsche güç istencini kozmolojik bir ilke olarak tüm dünyanın öz çekirdeği olarak ifade eder: “Peki benim için ‘dünyanın’ ne olduğunu biliyor musun? Bu dünya: enerji canavarı, başlangıcı olmayan, sonu olmayan; sağlam ve demirden, büyümeyen veya küçülmeyen, kendini genişletmeyen, sadece dönüştüren bir güç büyüklüğüdür”.

Nietzsche’nin eserlerini baştan sona kat eden şey değer ve insan sorunlarıdır. Ancak Nietzsche’nin insanı tanımlayışı ne Aristoteles’in analitik ve kategorik sabitelerinin ürününe ne de hümanizmin varsaydığı insanın artık yeryüzünü kendi öz gücüyle şekillendiren sözde yaratıcı kuvvetine benzer. Nietzsche insanın hala tam anlamıyla yaratıcı olmadığını ve hala onun istencine ket vuran eski süprüntü değerlere bağlı olduğunu düşünür. İşte insanın bu hali Nietzsche’de bir tiksintiye yol açar: “Yazık! İnsan ebediyen geri gelecektir…Ve en küçük insanın bile ebedi geri dönüşü – budur işte beni varlıktan bezdiren. Yazık! Tiksinti, tiksinti, tiksinti”. İnsan tini üzerinde eski değerlerin ağırlığı vardır ve bu ağırlık kolayca atılamaz çünkü insan kendi varlığını ona bağlamıştır: “insan varlığını sürdürebilmek için şeylere değer biçti”. Bu değerlerden kurtulmanın yolu yeni değerler yaratmaktır ve o zaman insan aşılacaktır: “insan aşılması gereken bir şeydir”. Onu aşacak olan ise Nietzsche’nin insana karşı geliştirdiği ve insandaki soluk, zayıf tüm değerleri dışlayan üst-insandır. Üst-insanın koşulu insanın batışıdır. İnsan oldukça insancadır ve bu nedenle üst-insanın soylu tinine ulaşmak için insana dair her şeyi geride bırakılmalı: “severim kendisi için bir nebze tin bile alıkoymak istemeyip, tamamen kendi erdeminin tini olmak isteyeni”. İnsanın batışı üst-insanın doğuşudur. Değer yaratıcısı olacak üst-insanın bir acı uğrağı vardır aynı zamanda: “Ama yaratıcı olmak için acı çekmek gerekir, pek çok dönüşümler gerekir”. Bu Nietzsche’nin bizzat kendisinin eleştirdiği çileci ideallere dönüşü değildir. Nietzsche yaratmayı neşe olarak görür: “benim istencim daima neşe habercisi ve kurtarıcı olarak gelir”. İnsanın ağırlığını üzerinden atan, acı ve nihayetinde acının dönüştüğü neşe içinde değer yaratan üst-insan Nietzsche’nin ideal insanı ve yeryüzünün anlamıdır: “üst-insan yeryüzünün anlamıdır, isteminiz desin ki: üst-insan yeryüzünün anlamı olsun”.

Ebedi dönüş kavramına geldiğimizde, Nietzsche bu kavram üzerine önceki iki kavram kadar çok yazmamışsa da, yine de ebedi dönüş onun için oldukça önemlidir. Ecce Homo’da ebedi dönüşün Böyle Söyledi Zerdüşt’ün temel kavramı olduğunu söyler. Peki ne demektir ebedi dönüş? Nietzsche’nin bu kavramı hem yüzeysel bir yoruma hem de oldukça derin ve kapsamlı bir yoruma açıktır. Yüzeysel bir yorum yapıldığında basitçe hemen her şeyi olumlamak olarak belirlenebilir ebedi dönüş. Halbuki Nietzsche eşeğin olumlaması der buna. Eşek her şeye evet der ve hayır demesini bilmez: “Her zaman İ-A demek – sadece eşek öğrenir bunu ve eşek tinli biri!”. Mustafa Tüzel bu kısmın çevirisine bir dipnot düşüp, eşek anırmasının Almancada da İ-A olarak yazıldığını ve bunun ‘evet’ anlamına gelen Almanca kelime olan ‘ja’ sözcüğünü çağrıştırdığını söyler. Deleuze ebedi dönüşün ikili bir olumlama içerdiğini söyler: rastlantının olumlanması ve zorunluluğun olumlanması. Deleuze bu yorumu zar atımı oyunu üzerinden yapıyor. Zarın havaya atımı rastlantının olumlanması iken, zarın yere düşmesi zorunluluğun olumlanmasıdır. Kötü oyuncu bir hedef belirler ve her atışında bu hedefin gelişini umar. Nietzsche bu kötü oyunculardan yakınır: “Tutmadı attığınız zarlar. Ne çıkar halbuki bundan ey zar atanlar! Oynamayı ve alay etmeyi, şöyle gereğince oynamayı ve alay etmeyi öğrenemediniz sizler!”. İyi oyuncu tüm rastlantıyı olumlar ve attığı zar hangi kombinasyonu ortaya çıkarırsa çıkarsın, o herhangi bir hedef koymadığından her tür kombinasyonu olumlayacaktır. Ebedi dönüşün yalnızca zorunluluğun olumlanması olduğunu söylemek yetersiz kalır. Aynı zamanda rastlantı da olumlanmalı çünkü ebedi dönüş bu ikisinin sentezidir. Ebedi dönüşün etik yönü de vardır. Deleuze ebedi dönüşün istenci tüm olumsuzluklardan arındırıp onu saf olumlu kıldığını söyler çünkü sınırlayıcı, engelleyici ve yaşam karşıtı olan hiçbir tepkisel kuvvet geri dönemez ve yalnızca yaratıcı, gücünü sürekli ileri taşıyan etkin kuvvetler geri döner.

Hakan Örnek

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.