Dışarıdaki soğuk rüzgâr, kapalı kapılar ardındaki hoş sohbetleriyle birbirlerinin yüreklerini ısıtan ailelerin mutluluğunu süzüyor. Etrafta korkunç bir uğultu var. Sanki rüzgâr, etrafa attığı kıskanç bakışlarıyla, üzerine kapanan pencerelere karşı öfkesini göstermek istiyor. Kuşlar, yemek bulma umuduyla yüzlerini kaldırımdaki karlara gömmüş. Boranın etkisiyle ağaçlardan ve evlerin damlarından boşluğa savrulan kar taneleri havada belli belirsiz uçuyor. Küçük bir otobüs durağının içine doluşmuş yanakları pembe pembe, sürekli iç geçirerek kendilerini okula götürecek olan otobüsü bekleyen sabırsız öğrenciler… Kat kat giyinseniz de iliklerinize kadar tüm vücudunuzu etkisi altına alacak bir mevsim…


 

İşte böyle bir kış sabahına gözlerimi açıyorum. Uyku sersemliğime rağmen odamın duvarına asılı kış manzaralı tablo bana nerede olduğumu hatırlıyor. Yatağımın başucunda duran alarm, kulak tırmalayıcı zırıltısıyla, bana sıcacık yatağımdan kalkmam gerektiğini hatırlatıyor. İnsanın böylesi soğuk günlerde, sıcak yatağından kalkması sevdiği kadından ayrılmasından daha beterdir. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ağırlığıyla beni boğmaya çalışan yorganı bir kenara fırlatıyorum. Üzerime bir hava dalgası hücum ediyor. Çıplak kollarımdan omuzlarıma doğru yayılan bir titreyiş vücudumu sarsıyor.

Ev ne kadar da soğuk!”

Ayağa kalkmamla birlikte boynumda ve sırtımda dayanılması güç ağrılar başlıyor. Bu Allah’ın cezası ağrılar bana, bir haftaya kadar bitirmem gereken ödevimi hatırlatıyor. Bir makale yazmam gerek. Biran önce başlamam lazım. Bu konuda tecrübeliyim. Daha önce birçok kez yayınlanan makalelerim dergilere konu olmuştu. Bilim belki de bu hayattaki tek dostum, tek değer verdiğim iş. Genç kızlara kur yapmayı değil, bilimin kölesi olmayı yeğlerim.

Yazı konusunda şimdiden neler yaşayacağımı biliyorum. Öldürücü bir sessizlik… Geceler boyu kör bir ışığın altında çalışmak…  Kapanmamak için kendini zor tutan uykusuz gözler…  İçilen kahveler sonucu etrafa yayılan kafein kokusu…

Hemen makalemin başına oturmak istiyorum fakat ayaklarım banyonun yolunu tutuyor. Sıcak suyun etkisiyle adalelerim gevşiyor, bütün uzuvlarım rahatlatıcı bir etkinin sarhoşluğuyla mest olmuş. İçimdeki kötü ve huysuz düşünceler yerini hayallere bırakıyor. O mesut hayaller! Yazdıklarımla profesörlerin, eleştirmenlerin hatta tüm dünyanın hakkımda övgüyle bahsettikleri “çağımızın eşi bulunmaz dehası” dedikleri o düşler… Gelecek nesillerin daima hatırladıkları, dergilerin kapaklarından inmeyen, o bilim adamı… Nihayet pencereyle bitişik çalışma masamın başına oturuyorum. Masanın üzeri bir yığın kâğıtla dolu. Üst rafta Schopenhauer, Spinoza ve Kant’tan kitaplar var.

“Düşünmeyen bir erkek ne işe yarar?”

Elime geçen temiz bir kâğıda başlığımı atıyorum: Jeotermal Enerjinin Günümüzdeki Kullanım Alanları. Bu sırada içeriye giren annem masamdaki kâğıtların üzerine sertçe kahvemi bırakıyor.

Ne zaman bırakacaksın şu işleri? Artık evlenmen lazım, yaşın geçiyor… Yakında hiçbir kız bakmayacak sana.

Dudağına hafif bir alaycılık katarak birkaç saniye beni süzüyor. Ve konuşmasına devam ediyor.

Şu haline bir bak! Ama bu müstahaktır sana… Bak hele! Hala nelerle uğraşıyor…

İçimde anneme karşı söylemek istediğim isyan cümleleri beliriyor fakat ona cevap vermiyorum. Bunca yıl geçmesine rağmen annem nasıl olurda benim evlilikle ilgili düşüncelerimi bilmez? Benim kızlarla falan işim olmaz. Hepsinden nefret ediyorum. Ayrıca diğer erkekler gibi kızların peşinden koşturacak kadar boş bir adam da değilim. Asla evlenmeyeceğim. Ben ilim irfan yolunda koşarım. Çabuk parlayan bir adamım. Bana bir daha böyle şeyler söylemeyin. Eğer bir ağzımı açarsam fena olur.

Tekrar makaleme odaklanıyorum. İlk cümleme ne yazmam gerektiğini tavandaki avizenin motiflerini inceleyerek düşünüyorum. Bir kaç cümle yazıyorum. Bu sırada odamın penceresinin önünden benim yaşlarımda, sarı saçları omuzlarının aşağısına kadar inen, kırmızı paltolu bir kızın geçtiğini görüyorum. Beni görmese bari!  Birinci katta oturmanın zararları işte. Fakat bir saniye, bu bizim komşunun kızı değil mi? Adı da Berna mıydı, Beren miydi? Aman canım neyse! Ben işime döneyim.

Yazdıklarımı gözden geçirmeye koyulduğum sırada birisi pencereye tıklıyor. “Eyvah, gördü beni!” Saklanmam gerektiği hissiyle aşağıya eğilmeye çabalıyorum fakat çok geç. Başımı sesin geldiği tarafa doğru çevirip pencereyi açıyorum. Karşımda yüzünü pudralamış, dudaklarını kırmızıya boyamış, yanakları beyaz tenli oluşundan kırmızılaşmış bir kızın bana gülümsediğini görüyorum. Evet, bu kesin bizim komşunun kızı. Şimdi yandık. Tanımıyormuş gibi yapsam… Yok, yok, olmaz. Bir kızla ne konuşulur ki? Boş lakırdılarını çok uzatmasa bari! Hiç de sevmem böyle münasebetleri. Bu sırada ince sesiyle bana sesleniyor.

Aa! Bülent Bey nasılsınız?

Başımla soğukça bir selam veriyorum. Adı Berna yahut Beren olan kız konuşmasına devam ediyor.

Uzun zamandır görüşemiyoruz. Nerelere kayboldunuz? … O çirkin yüzünüzü özlettiniz. Keh-keh keh… O önünüzdekiler ne? Demek hala çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Aman, ne zevk alırsınız şu işlerden hiç anlamam doğrusu. Ne saçma şey! Sizin yaşınızdaki genç erkekler genç kızlarla gülüp eğleniyor. Siz de burada odanıza tıkılıp kalmışsınız… Bilim sizin yaptıklarınızla gelişecek sanki… Biraz dışarı çıkın gezin, eğlenin yahu. Çevrenizdekileri süzün mesela… İnsanlar o değerli yazılarınıza biraz hasret kalsın. Keh-keh-keh…

Bunları bana ne cesaretle söylüyor. Bir de alay ediyor benimle! Bir kez kitap açıp okumamış birinden mi duyuyorum bu ağır lafları. Bu küçük aklıyla bana mı ders veriyor? Bir ağzımı açarsam…  Şimdi ben ona gösterirdim laf etmeyi ya neyse…

Berna veya Beren ismindeki kıza cevap vermiyorum. Göz kalemiyle siyaha boyadığı göz kapaklarını kapatıp açıyor ve lafına devam ediyor. Bu haliyle karnı acıktığı zaman sahibine miyavlayan bir kedi gibi. Anlaşılan peşimi kolay kolay bırakmayacak.

Niye konuşmuyorsun Bülent?

Ne çabuk samimi olduk da bana ikinci tekil kişiyle sesleniyor?

– Ah bir bilsen seni karşıma Allah çıkardı. Şu soğuk havada Zührelerin evine kadar gitmem gerek. Hani en samimi arkadaşım Zühre var ya! Tanımadınız mı canım! Evlerinin bulunduğu sokakta korkunç köpekler var çok korkuyorum. Bana yolda saldırırlar diye, adım atamıyorum. Bana yolda eşlik eder misiniz? Sizin gibi bir erkek olmadan imkânı yok gidemem…  Ne yaparım oralarda tek başıma? Hava da buz gibi zaten… Ellerim şimdiden dondu. Dokunmak ister misin?

Her ne kadar kadınlardan bilhassa bu adını bilmediğim kızdan nefret etsem de kendisine tehlikeli bir yolda eşlik edilmesini isteyen genç bir kızı yalnız bırakamazdım. Erkeklik gururum ağır bastı ve bu teklifi kabul etmek zorunda kaldım.

Şimdi her iki tarafta bankların bulunduğu sonu görünmeyen sokakta ilerliyoruz. Sokak biraz sisli. Etrafta kimseler yok. Bu yönüyle sokağın ürkütücü bir havası var. Açıkçası ben bile tırstım. Fakat bahsettiği köpeklerin hiçbirinden iz yok.

Arkadaşının evi sokağın sonundaymış. Aslına bakarsanız bu Berna mı, Beren mi adı her neyse çok fettan bir kızdır. Sanki her hareketinde aklınızı çelmeğe çalışır. Her uzvu sizi yanlış yollarda cirit oynamaya çağırır. Orta Çağ’da bakir kalmaya yemin etmiş papazları dahi kendine bağlayabilecek güçtedir. Kemerli burnu ve yaptığı cilvelerle her erkeğin hoşlanabileceği fakat güvenmeyeceği kızlardandır. Sürekli kolunuza girmeye çalışır, gözleriyle sizi süzer. Siz ona bakınca da gözlerini hemen yere indirir. Fakat niyeyse utanan hep siz olursunuz. Zaten bu genç kızlar daima böyledir. Kendi yaptıkları bütün fena işleri meşru sayarlar, sanırsınız dokunulmazlıkları vardır. Siz bir bakmaya görün hele kıyameti koparırlar. Peki, ben bunu nereden biliyorum? Aman canım neyse, hepsini köpekler kovalasın!

Birkaç dakika sonra kolumu sıkarak beni durdurdu. Konuşmak istediğini söyledi. Bir itirafta bulunacakmışçasına elimi tuttu.

– Bülent! Benimle neden konuşmadığını biliyorum. Bak anlıyorum seni… Lütfen yapma böyle! Senin bana olan özel duygularına aynı şekilde cevap veremiyorum. Fakat ne yapayım bazen sevgiler tek taraflı oluyor. Sen çok iyi birisin üzülmeni istemiyorum. Ama sen de beni anlamalısın… Ben bir başkasına aşığım.

Kendisine âşık olduğumu da nereden çıkardı. Ne saçmalıyor bu kız? Bu yanardöner kızla hangi akıllı erkek beraber olmak ister. Daha iki kere gördüğüm, adından dahi emin olmadığım kıza ne zaman âşık oldum! Akılsız kız, aklı sıra benimle eğleniyor. Vallahi sinirleneceğim şimdi! Şeytan diyor… Kısa bir sessizlikten sonra benden cevap alamayan Berna veya Beren üzgün bir ifadeyle devam ediyor.

– Cevap vermeyecek misin? Ben bir katilim, senin kalbini çalmış olabilirim. Ama ne yapayım? Sen benim dostumsun, sana özel duygular hissedemem ki! Lütfen böyle yapma konuş benimle… Evet, hayatını berbat eden ben oldum. Seni çok üzdüm. Beni unutamadığın için belki de hiç mutlu olamayacaksın. Ama bunu telafi etmek istiyorum. Böyle üzgün durma lütfen!

Dostuymuşum… Neler duyuyorum! Ne yapmaya çalışıyor bu kız? Beni rahat bıraksın artık. Kendisi için üzgünmüşüm güya…  Saçmalık! Ona karşı hissettiğim tek duygu nefret! O da bu boş ve anlamsız cümlelerinden dolayı. Gideceği yere çabuk varsak da makaleme kaldığım yerden devam etsem.

Nihayet arkadaşının evine vardık. Beni içeriye davet etti. İçerde annesi de varmış uğramazsam ayıp olurmuş… Buna da zorlukla başımı eğdim. Evde bizi ilk karşılayan annesi oldu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Lüzumsuz kadın muhabbetlerinin döndüğü salona yöneldik. İçerde süslü püslü kıyafetler giymiş üç hanım hanımcık kız var. Salona göre büyük alınmış yemek masasında bana bakıp gülüyorlar. İşleri güçleri “kim kiminle ne yaptı” oynamak. Başka bildikleri ne var ki?  Berna yahut Beren mutfağa gittiği sırada annesi bana doğru döndü. Sonra derin bir nefes alıp içini çekti.

– Ah Bülent Bey ne iyi ettiniz de geldiniz. Ben de tam konuşmak için sizi çağıracaktım. Gerçekleri konuşalım. Bülent Bey açıkçası, siz çirkin bir adamsınız… Ama çok zeki bir adamsınız… Eh, erkekte de önemli olan bu ya! Bakmayın, bizim kızlar pek bir aptaldır… Erkeğin güzeli nelerine gerek! Akıllı olsun da para kazansın… Anlamazlar ki…

Bu sırada oturduğum koltuğun tam karşısında takvimin üzerine asılı bir ayna gözüme çarpıyor. Aynadaki görüntüme bakıyorum. Dağınık sarı saçlarım, yüzümü kaplayan sakallarıma karışmış, gözlerim kan çanağı… “Ben ne ara bu hale geldim ?” Bir yerlerden Cahit Sıtkı’nın “Yaş Otuz Beş” şiirini duyar gibiyim. Bu kadın desen iyice sinirlerimi bozmaya başladı. Anası neyse kızı da… Daha ne diyecek bakalım. Kadın içinden bir ”of” çekerek konuşmasına devam etti. Bu “of” çekişinde kim bilir neler neler gizliydi.

– Kızımı sevdiğinizi biliyorum. Ama aşkınıza karşılık bulamıyorsunuz. Bir bilseniz bu durumdan o da çok rahatsız oluyor. Sizi üzgün gördükçe daha da bir fena oluyor. Aslında siz onun eski nişanlısına benziyorsunuz. Niye ilgi duymuyor anlamıyorum… Ah Bülent Bey sizi damadım olarak görmeyi ne kadar çok isterdim. Ama umudu da çabucak kesmemek lazım belki zamanla… Hem… Annenizi de pek severim!

Bu sırada içeriye Berna ya da Beren giriyor. Hanım hanımcık kızlar kendi aralarında konuşup gülüşüyor. “Birden fazla kadın yan yana gelir de gülmeleri için bir sebep mi aranır ?” Sofra düzülüyor. Kek ve pasta yeme merasimine geçiliyor. Aptalca kelime oyunları oynanıyor. Yakışıklı ve zengin erkeklerin analizi yapılıyor. Ardı arkası kesilmeyen dedikodular bitmek bilmeyen konuları açıyor. Artık patlama notasındayım. “Yeter!”  Benim gibi önemli bir düşünürün bu Amerikan özentisi mahalle kadınlarının içinde ne işi var? Ellerinde bir sigara, başlarında biçimsiz bir şapkayla kendilerini soylu konteslere benzetiyorlar. “Asıl soyluluk evrensel ahlaki yasalar çerçevesinde düşüncenin …“ demeye kalksam, kafaları almaz. Şeytan diyor hepsinin boğazını sık, kaç kurtul buradan.

– Şu karşımda duran sürekli bana bakıp gülen hanım hanımcık kızlara da bak! Birisi göz alıcı, pembe örgülü kazağını çekiştirip duruyor. Öteki düzleştirdiği saçlarıyla oynuyor. Onun yanındaki ise ojeli tırnaklarını kemiriyor. Hepsi farklı bir hareket yapıyor gibi görünse de aslında düşündükleri şeyler aynı! “Bugün ne giysem ?” ya da ” Şu zengin Haluk beyi ağıma nasıl düşürebilirim”. Emin olun dünyada ne kadar lüzumsuz iş varsa hepsi onlara ait.

Kalkmak için izin istiyorum fakat komşu kızı gitmemi istemiyor, beni yerime oturtuyor. “Artık yeter ona haddini bildireceğim, bu saçmalıklara yeterince boyun eğdim!”

Dudaklarını büzerek, güya geçen hafta onlara söz vermiş olduğum orman gezintisine çıkmayı teklif ediyor. “Ne zaman söz verdim ?” Düşünceli bir hale büründüğümü gören Berna veya Beren kulağıma eğilerek şu sözleri fısıldıyor:

Sizi çok üzdüm biliyorum. Ne olur affedin beni. Belki aşkınıza karşılık veremiyorum ama dostluğumuzu pekiştireceğim. Hadi, ne olur bizimle gelin!

Ancak delilerin gezmek isteyebileceği soğuk bir günde orman gezintisine çıkıyoruz. Dönüşte hanım hanımcık kızlar ve komşu kızı için güzel, benim için berbat bir gün sona ermiş oluyor. Berna’yı yahut Beren’i evine bırakıyorum. Fakat gideceğim sırada arkamdan sesleniyor.

Bülent! Yarın saat 1 de bizim evin önündeki kameriyeye gel. Sana anlatmam gereken çok önemli şeyler…

Senin ağzından ne gibi önemli cümleler dökülebilir ki?

Daha cümlesini bitiremeden pencereden annesinin sesi duyuldu. Arkasına bakmadan eve koştuğunu gördüm. Evime döndüğümde saat çoktan gece yarısını geçmişti. Yazmam gereken makaleyi hatırlayarak yüzümü buruşturdum. “Ne boşa geçen bir gündü ama !“

Çok yorgundum bu yüzden ödevimi yarına bırakma kararı aldım. Sahi, yarın gerçekten de komşu kızının çağırdığı yere gidecek miydim? “Asla !” Eğer oraya gitmezsem muhtemelen anneme şikâyet edilecektim. Ve bunlar yetmezmiş gibi üstüne bir de onun çenesini çekecektim. İstemeyerek gitme kararı aldım.

Sabah olduğunda kameriyedeydim. Fakat Berna veya Beren ortalıkta görünmüyordu. Dilimden istemsiz olarak :”İnşallah gelmez” cümlesi çıktı. Gittikçe sıklaşan ayakkabı sesleri duymaya başladım. Gelen oydu. Birkaç selamlaşma faslından sonra iyice yanıma sokuldu, soğuk ellerini onu görmekten terleyen ellerimin üzerine koydu. Bıkkınlık veren ses tonuyla dudaklarını kıpırdatmaya başladı.

Bülent, artık geceleri gözüme uyku girmez oldu. Seni böyle bitmiş, tükenmiş görmeye dayanamıyorum. Yüzüne her baktığımda içim parçalanıyor. Söylesene seni nasıl mutlu edebilirim?

“Peşimi bırak yeter! ” demek geldi içimden. Yüzümü karla kaplı ağaçlara çevirdim.

Neden yüzüme bakmıyorsun? Böyle susmakla sorunlarımızı nasıl halledebiliriz. Böyle insan içine çıkmayarak bana olan aşkını unutamazsın… Tamam, her şeyden elini çekmek istiyorsun. Belki de sadece kalbindeki aşkla huzura kavuşacağını sanıyorsun. Hayatta bazı şeyler umduklarımızın tersi çıkar. Bunca zamandır yapmaya çalıştığım şeyi anlamadın. Aslında ben se…

Gözlerimiz kenetleniyor, yüzlerimiz arasında yok denecek kadar az bir mesafe var…

Artık her şey değişecek… Ben sana her şeyi unutturacağım…

Bir anda ne olup bittiğini anlamadan dudağımda bir sıcaklık hissediyorum. Bana o ince kollarıyla sarılıyor ve beni kendine doğru çekiyor. Üstümden atmak istiyorum fakat atamıyorum. ”Bu kız ne yaptı böyle? “ İçimde büyük bir tiksinti duyarak sanki nefretin ve kızgınlığın doruklarına ulaşıyorum.

Tam o anda annesi bizi bu fena halde yakalıyor. Bağrışlar, çağırışlar, sahte şaşkınlıklar… Rencide etmeler… Sizden bunu hiç beklemezdim Bülent Beyler…  Annesinin karga sesiyle tekrar ettiği o canımı yakan, kalbimi yerinden söken ağır sözleri… Fakat bir tanesi var ki beni ölmekten beter ediyor:

Derhal evleneceksiniz!

Karşımda Berna mıdır Beren mi hala adını bilmediğim kızın annesinden gizli sinsi gülüşleri… Benim zihnimde ise sadece bu utanç verici duruma nasıl düştüğüm sorusu… Alçakça bir oyuna gelmiştim. Yerimde can verseydim de onunla buluşmaya gitmeseydim…

Şimdi önümdeki aynada giydiğim smokine bakıyorum. Sakallarım ve saçım düzgünce kesilmiş… Odamda yoğun bir telaş var. Arkamda, sağdıçlarım düğün hazırlıklarıyla ilgileniyor. Yanımdaki masada kırmızı pilot kalemle başlığı atılmış, hüzünlü ve küskün bakışlarıyla bekleşen birkaç cümlelik bir makale duruyor. Evlilikle ilgili olumsuz düşüncelerimi anımsıyorum. O, bunca zamandır biriken fakat hala dışa vurmadığım öfkem, küçüklükten beri süre gelen “Asla evlenmeyeceğim” nidalarım, bilimin öncüsü olma hayallerim… “Söyleyin bana, şimdi neredesiniz?

Yüzümde hüzünle karışık nefretin ifadesi var. Annemin ve karım olacak kadının tezgâhladıkları oyuna gelmişim… Karımın adı da Berna yahut Beren değil Betül’müş… Ne büyük şaşkınlık ama! Beyaz bir gelinlik giyen karım bir cellattan farksız bana bakıyor. Sanki biraz sonra ölüm fermanımı imzalayacağım. Alkışlar eşliğinde düğün arabasına biniyoruz. Karım koluma sımsıkı sarılarak, kaşlarını çatıyor:

Artık benimsin! Seni kimseye bırakmam! Sana bunca zamandır aşığım. Hadi söylesene! Beni ne kadar seviyorsun?

 

 

Emre Furkan Özdemir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.