Her ailede melekler de bulunur, şeytanlar da…
Joseph Roux

Bir ayağı kanepenin ucundan sarkmıştı. Sağ ayağındaki çorabı heyelana uğramış toprak gibi kaymıştı ayağından. Bir intiharın kararsızlığı gibi sallanıp duruyordu düşmek kalmak arasında. Ama düşmemişti. Düşmesine ramak kala sıkıca tutunmuştu. Sol ayağındaki çorapsa sıkı sıkı çekilmiş, başparmağı da delikti.

Kan lekeleriyle dolu bir külot ve gömlek vardı üstünde. Krem rengi kanepe yüzü çilli bir çocuk gibi yer yer kan lekeleriyle doluydu. Bir elin iziyle kan lekesi vardı sarkan ayağın olduğu yerde. Bir tarafta birkaç bira kutusu ve birde kırık şarap şişesi vardı. Kutular can gibi sıkılmışlardı. İnsan canı gibi… Şu hiçbir şey yapmadıkları zaman sıkılan canlar gibi. Elleri tutulmayınca sıkılıp çıldıran canlar gibi. Öpülmeyince dişlerin ırzına geçtiği o dolgun ve güzel dudaklar gibi. Tam ortalarından sıkılmışlardı. Bir yumruk kadar sıkılmışlardı. Sert bir yumruk… Çok sıkılan ne varsa öyle sıkılmışlardı işte. Şişeyse intiharını tamamlamış düşüp kırılmıştı. Çoraplar gibi şanslı değildi göründüğü kadarıyla. Aslında intihar süsü verilmiş apaçık bir cinayetti bu. Kullanılmış, kanı emilmiş ve bir paçavra gibi itilmişti o masa denen uçurumundan. Parça parçaydı. Paramparça. Şişeler insanlara göre daha farklıydı mesela. Parçalandığı zaman yine de bir arada kalan tek şeydi insanlar. Oysa şişeler hemen dağılıyordu. Bir sürü kutba ayrılıyor uzaklaşıyorlardı birbirlerinden. Küçük parça yabancı büyük parça yabancıydı. Ve nedense en uzağa küçük parçalar gidebiliyordu. Sanki ne kadar gidersen o kadar ufalırsın’ı haklı çıkarmak ister gibi en uzağa gidenler o ufacık parçalardı.

Yüzünün tam orta yerinde morarmaya başlamış bir göz taşıyordu. Sağ eli takatini zorlayıp sanki bir yumruk atacak gibi sımsıkı duruyordu. Bir parça bezi sıkıca tutuyor, avucundaki kanamayı durdurmaya meylediyordu bu güç. Bir adam radyodan bağıra bağıra gemiler diyordu.

“Sen geçerken sahilden sessizce
Gemiler kalkar yüreğimden gizlice”

Ohh… ohhh… ooohhhhhhh… ıhhh… İnliyordu. İnlemeleri çoktan saçılmıştı oraya buraya. Camları kirletmiş bir hamamböceği gibi duvarlara tırmanmış ve karıncalar gibi işgüzar bir şekilde her tarafa hâkim olmuşlardı. İnlemeleri durmuyordu. İnlemeler hırslıydı. İnlemeler çılgıncaydı. Müzik çılgıncaydı. İnlemeler çılgıncaydı. Şarkıda kalkan gemiler varsa onunda kalkıp duran göğsü vardı.

Elinin kuruduğunu hissetti. Bir daha tükürdü ve uzattı dokundukça inleten yerine.

Adam susmuyor şarkıyı bağıra bağıra söylemeye devam ediyordu.

“Sen geçerken sahilden sessizce
Gemiler kalkar yüreğimden gizlice”

Sol elinin orta parmağını bütün erkek ırkının girmek istediği ama girdikten sonra da hemen başkalarını aradığı o kör kuyuya daldırmış hırsla okşuyor sokup çıkarıyordu. Sağ elindeki bez parçasını sıkan parmaklarından arta kalan gücüyle sol memesinin ucunu yakalamış kanlı parmaklarıyla sıkıp duruyordu. Memelerini emmek istiyor ama başını onlara uzatamıyordu. Memeleri de pek ona yaklaşmak ister gibi değildi. Okşamakla, sıkıp bırakmakla yetiniyordu.

Titremeye başladı. Bedeni kasılmaların şahlanmasına şahit oluyordu. Bacakları tahta gibi dümdüz olmuştu. Hatta ayakları bile dümdüzdü. Göz bebekleri çılgın gibiydi. İnlemeleri daha artıyordu. Büyük bir çığlıkla ve bu zamana kadar kısarak geçiştirdiği o bütün ohları bir anda salıvererek hiç olmadığı kadar zevk alarak boşaldı. Kılını dahi kıpırdatamayacak hale geldi. Öylesine bitkin. Öylesine mutlu bir uyuşukluk sardı bedenini. Kendini bıraktı bu uyuşukluğun kollarına…

Aklında hiçbir şey yoktu. Kan yoktu. Ölümler yoktu. Şarap yoktu. Bira yoktu. Şarkı yoktu. İntihar yoktu. Altına yatıp derinliklerinde kaybettiği Bukowski yoktu. Tyler Durden yoktu. Hiçbir şey yoktu.

Hayat buydu. Ohhh. Evet, evet, hayat buydu. Kimin becermesini istiyorsa hepsiyle bir anda sevişmiş ve doruğa çıkıp o doruktan özgürlük gibi gelen o boşluğa bırakmıştı kendini.

İşte buydu hayat. Zirveye çıkmak ve kendini geldiğin yere hızlıca bırakmak. Atlamak. İntihar etmek. Bir şeyler yapmak işte. Ama sonunu kendin yazmak, kendin yazmak işte… Kendiiiinnn.

Bütün her şeyden hızlıca kaçmak, sıfıra vurmak…

Bacaklarını kendine çekti. Eli hala bacaklarının arasındaydı ve bacaklarının uyguladığı kuvvetle orada kısılıp kalmıştı. Boynu önüne düştü… Tıpkı masadan intihar süsü verilerek atılan şişe gibi. Gözleri kapandı. Yüzünde o masum gülümsemeyle uyudu. Uyudu unutmalara. Uyudu kansız külotlara. Kansız gömleklere. Sağlam ayalara. Bıçaksız rüyalara. Adalete gerek kalmayan düşlere. İstediği kişiye becerileceği düşlere uyudu.

Radyo uyumuyor, çalışmaya devam ediyordu. Radyo pis bir kapitalistin günün yaşam denen saatlerinde çalıştırdığı bir işçi gibi gücünün son damlasını harcayana kadar çalışıyordu. Çalışacaktı. Çünkü fişi çekecek kimse yoktu. Çekebilecek tek kişi uyuyordu. Ölülerde fişi çekemezdi. Bu ölülüğe aykırıydı. Azrail önlerine geçmiş sakın kımıldama demişti ve onlarda o andan beri kımıldamıyordu. Teslim olmuşlardı ona. Fiş çekilmeyecek şarkılar devam edecekti.

Etrafa yayılan ses perdelere, camlara, duvarlara, kapılara, bira kutularına, kanepeye, kırk şarap şişesine, kanepenin, dolabın, kitaplığın ve daha altına kaçabileceği her şeyin altına kaçmış olan şişenin küçük parçalarına, banyoya mutfağa ve etrafta daha ne kadar şey varsa sürünüp bulaşmış olan inlemelere çığlıklara veba gibi yayılıyordu. Örtüyordu üstlerini. Sanki çok üşüyen çocuğunu kollarıyla saran anne misali…

Bu kez bir kadındı sesin sahibi. Ama bağırmıyordu. Gemilerle de alakası yoktu. Hatta bir denizden bile bahsetmiyordu. Belki bir deniz görmemişti. Bu olasıydı. Çünkü bir deniz kadar su görmeyen insan çoktu. Bu ne saçmaydı böyle, hayata ne kadar da benziyordu. Biraz önce gemiler ve ayrılıklar. Gitmeler terk etmeler. Şimdiyse çok farklı bir şeyler vardı ortada.

Yaşamak gerçekten akıl olmadan yapılmalıydı. Tanrı yanlış varlıklara akıl vermiş olmalıydı doğrusu. Ama ben her şeyin doğrusunu bilirim diyerek faşistçe bir tutum sergilediği kitapları yüzünden ona karşı çıkılamıyordu. Çıkanlar def ediliyordu hemen.

Ah… Lanet toplum. Ne kadar da ikiyüzlüydü.

Tanrının doğruyu sevdiğini biliyordu oysa. Ama bu lanet toplum doğruları rayından çıkarmış yalanların cebinde gezdiriyordu. Yalanlarsa bozuk para gibi lazım oldukça elini cebine doldurup doğruları harcıyordu. Bu acıydı.

Şarkı devam ediyordu…

Kadının sesi her yana ulaşıyordu. Irzına geçmediği hiçbir yer kalmamıştı. Yan dairede oturan sağır adamın beyni dışında her tarafı alt üst ediyor her deliğe girip çıkıyordu. Ulaşmadığı bucak kalmamıştı apartmanda. Belki yan apartmandan da duyuluyordu. Ama belki…

“Zaman yaşlanır
Umutları eskitir
Yine umutlanırım

Sevdalar geçer
Yıkılır, yenilir
Yine ayaklanırım

Ah alıştım sanırken acılara
An olur bazen tutamam kendimi
Delirir isyanım”

“ Sorun ne biliyor musun?

Sorun; ‘senin o lanet çeneni benim kapatmam.’ ”

Uzandığı yerden hızlıca kalktı. Rüyalarını daha farklı seçmesini söyledi tanrıya.

– Böyle saçma sapan şeyleri bana göstermenin anlamı nedir ha? Bıkmıyor musun benimle uğraşmaktan? Seni tanıdığım günden beri yakamdasın ve bıktım senden. Neden başını alıp gitmiyorsun ha?

Kanepeden kalktı, kollarını bir geyiğin koca boynuzları gibi iki yana sonuna kadar açtı ve gerildi. Etraf pis bir şekilde kokuyordu. Şarap kokuyordu. Bira kokuyordu. Sigara kokuyordu. Kan kokuyordu. Bok kokuyordu.

Lanet olası bok çok baskın kokuyordu. Güneş ortalarda yoktu. Neredeydi bu lanet? Yine kimin koynundaydı da perdelerini çekmiş kimseciklere görünmüyordu.

Seni ateşli orospu, dedi ve ayağından düşmesine ramak kalmış çorabını çekip banyoya doğru yürüdü.

Banyoya girince herkesin yaptığı gibi aynaya baktı. Ama herkesten farklı olarak kendine günaydın, dedi. Sana da, diye seslendi aynadaki genç kız. Elindeki bezi uyurken düşürdüğünü musluğu açmak için yaptığı girişim acı verici olunca anladı.

Aman tanrım bu da neydi böyle.

– Sana benimle uğraşma demiştim. Oysa şu hale bak? Bıkmıyor musun bunu yapmaktan?

Bu büyük bir yaraydı. Kocaman. En son âşık olduğu zaman aldığı yara gibi kocamandı. Kalbini baştanbaşa kaplayan, o kederli şarkılarla ve bir daha âşık olmayacağını söylediği saçma sapan yeminlerle diktiği yara kadar büyüktü.

Yavaşça suya tutup avucundaki kanları temizledi. Bu can acıtıcıydı doğrusu. Yaralanmayan sol eliyle yüzüne biraz su vurdu. Kanlanmış saçlarını da temizlemeye çalıştı ama böyle olmayacaktı bu iş.

Yıkanmalıydı. O korku filmlerinin vazgeçilmezi olan duş suyuna kan karışan sahneleri şimdi gerçekleştirmeliydi. Bu kez boya olmayacaktı suyu kirleten. Ve peşinde onu öldürmeyi kafasına koymuş biri de yoktu şimdilik. Bu kez bir film olmayacaktı. Bu gerçektende gerçekti.

Külodunu sıyırdı, çoraplarını çıkardı, gömleği de bir çırpıda sıyırdı sırtından ve memelerinin altına itilmiş sutyenini çıkarıp attı bir tarafa. Memeleri her genç kız gibi olması gerektiği gibi değildi. Ah şu destekli pamuk dolu sutyenler olmasa ne yapardı kim bilir? Suyu açtı… Ilık bir hale getirdi ve suyun altına bıraktı kendini. Eli acıyordu. Evet, eli acıyordu ama kalbi kadar değildi bu acı. Ahh… Nedendi ki bu lanet acılar? Hiçbir şeyi seçme şansı olmayacak mıydı ha?

Lanet tanrı tam bir zorbaydı. Onun her şeyi kendi adına seçtiği bu hayatı yaşamak berbattı.

İşkence gibi bir duştan sonra kurulanabildiği kadar kurulandı ve mutfağa geçti. Eli hala biraz acıyordu. Çırılçıplaktı. İşte bu özgürlüktü. Bir hayvan özgürlüğü gibi duruyordu ama özgürlüktü. Düşüncelerini bir kenara itip biraz su koydu ocağa. Fincanına iki kaşık kahve ile yarım kaşık şeker attı ve suyun ısınmasını beklerken salona gidip ecza dolabı niyetine kullanılan kutudan biraz pamuk ve bant alıp eline yapıştırdı aldığı pamuğu.

Mutfağa döndü, masanın üzerindeki ekmekten bir parça koparıp ağzına attı. Dolaptan zeytini ve peyniri çıkardı. Zeytinden bir tane aldı. Severdi zeytini. Çekirdeğini tükürüp çocukken sokakta sakızı tükürüp vurduğu gibi bir tekme savurdu. Zeytin çekirdeğinin akıbeti belli değildi. Peynirden de koca bir dilimi gönderdi midesine bir iki çiğnedikten sonra. Su ısınmıştı. Fincanını doldurdu çekmeceden aldığı eski aşkının hediye ettiği çay kaşığıyla karıştırdı. Kaşığı aldığı çekmeceye koydu ve salona geçti.

Salona girince açık camdan esen serin rüzgârla ürperdi. Fincanını masaya bırakıp odasına gitti ve birkaç parça şey giydi. Sutyeni takmadı bu defa. Sevmezdi sutyenle dolaşmayı ama annesi kızardı. Edepsizlik yapma, derdi. Sanki sutyen takmak edepmiş gibi kızardı sutyensiz gezmesine. Oysa ne işe yarardı ki dört duvar içindeki edep?

Salona geçti, kahvesinden bir yudum alıp koltuğunda kıpırdamadan ölüce oturan babasının kanlı bedenine aldırmadan cebindeki sigara paketini çekip aldı. O leş gibi sigara kokan bedenine artık gerçekten leş gibi kokmaya başlamıştı. Üstüne tükürüp masanın başına döndü ve yaktı sigarasını. Derin bir nefes aldıktan sonra orospu çocukları, dedi. Orospu çocuklarıııııı diye bağırdı yeniden.

Derin bir nefes daha çekti sigarasından ve kendi kendine konuşmaya başladı;

– Bazen düşünüyorum da, keşke sadece bazen düşünebilseydim, diyorum. Böyle sizin gibi aşağılık insanlarla beraberken düşünmek beni acıtıyor. Ama bitti artık.

Radyo hala çalışıyordu… Çalıyordu.

Annesi gözleri açık bir şekilde televizyonun karşısındaki kanepede yatıyordu. Her tarafı kana bulanmıştı. Elleri sanki kucağında bebesine sarılmış bir anne gibi sımsıkı sarmıştı karnındaki yaraları. Babası o hiç kalkmadan oturduğu koltukta oturuyordu. O eski vişneçürüğü koltuk. Üstünde sokağa çıktığı kıyafetler vardı. Kahverengi deri bir ceket, siyah balıkçı yaka bir kazak, kot pantolon ve siyah çoraplar. Çıkartmaya vakti bile olmamıştı. Her tarafı kandı. Kan ve kan. Başı gövdesinden ayrılmış, kucağına konulmuştu. Doğrusu bu fikir filmlerden fırlamış gibi görünüyordu ama tamamen kendi fikriydi. Hiçbir yönetmen ona dava açamazdı bu fikrinden ötürü. Yani çıkıp bu fikri benim filmimden çaldın diyemezlerdi ona. Üstelik onunkisi gerçek bir sahneydi. Oysa filmler hep sahte. Bu da saçmaydı. Neden ona dava açsınlar ki? O an kendisi bulmuştu bu fikri ama.

En küçük kardeşi yan odadaydı. O mışıl mışıl uyuduğu yatağındaki son uykusundaydı. Son defa kapattığı gözlerini kalbine saplanmış kocaman ekmek bıçağı yüzünden asla açamayacaktı. Yatağı kandı. Kan ve kan.

Ne çok ağlamıştı başında. Berbat bir birey olacaktın… Bu aptallar seni mahvedecekler. Bu kavgalar bu gürültüler bozuk bir ruh ve kişilik bırakacaktı sana miras olarak. Bu aptal dolu ülkede acılar çekecektin. En iyisi buydu. Acılar çekmeden tek bir acıyla kurtulacaktın. Ve işte oldu. Mutsuzum ama bu mutlu bir mutsuzluk. Artık senin için üzülmeyeceğim. Korkularım olmayacak. Beklentilerim olmayacak. Dualar olmayacak. O lanet tanrıya muhtaç değilim artık. Senin için ona muhtaç olmayacağım artık…

İbrahim Sarp Baysu

198... yılında çiftçi bir ailenin ilk çocuğu olarak Kars'ta doğdum. 6 yaşında İstanbul'a göç ettik. Birkaç semtte ilk ve orta öğrenimi tamamlayıp okumaya ara verdim. Yaklaşık 10 yıl aradan sonra arkadaşların zoruyla girdiğim sınavdan Eskişehir Anadolu Üniversitesi Felsefe bölümünü kazandım. Yazma serüvenim okula ara verdiğim dönemde teknik ressamlık yaptığım sıralarda boş zamanlarımda internette gezinirken karşılaştığım bazı öykü ve şiirleri beğenmediğim için ortaya çıktı diyebilirim. Daha sonra ağırlıklı olarak yazmayı değil okumayı tercih edip kitaplara daha çok odaklanıp pişmeyi seçtim. Okudukça beğenmediğim amatör yazarlardan olduğumu görüp daha alacağım çok yol olduğunu görüp okumayı tercih ettiğim için kendimi şanslı hissettim denebilir. Hâlen İstanbul'da yaşıyor, doldukça kendimce karalamaya devam ediyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.