Filozoflar her şeyden önce şahsına münhasır kişilerdir. Filozofları filozof yapan her şeyden önce onların bu özelliğidir. Bu nedenle filozoflar irfanı, vicdanı ve aklı hür kişilerdir. Ve aklı, vicdanı ve irfanı hür kişiler yetiştirirler. Kısacası filozoflar mürit değillerdir ve mürit yetiştirmezler. Onlara felsefe ve düşünce tarihinde özel bir yer ayrılmasının nedeni, onların orada düşünce ve kuramlarıyla özel bir yer işgal ediyor olmalarıdır. Onlar tarihte kendilerine ayrılan yerleri için kelimenin gerçek anlamıyla büyük mücadeleler vermiş ve hak etmişlerdir.

Buna karşın felsefe, bilimler ve düşünce tarihinde filozofları ve bilimcileri birbirine indirgeme, birbirinin yerine ikame etme çabaları az değildir. Birisi varsa diğerine gerek yoktur gibi anlamsız yaklaşımlarla da sıkça karşılaşılır.

Romalılarda ve Ortaçağda Platon ile Aristoteles’in birbirinin aynısı olan ve bu anlamda birbirini tamamlayan bir felsefeyi temsil ettiklerinden hareket etmiş olmaları buna en iyi örneklerdendir. Aynı şekilde 20. yüzyılda yaygın olarak görülen, eleştirel Karl Marx ve pozitivist Max Weber’i birbirine benzetme çabaları buna başka bir örnektir -ki bu, Max Weber’in en erken dönem metinlerinden itibaren Karl Marx’ın materyalist tarih anlayışına karşı bir anlayış geliştirdiğini açıkça belirtmiş olmasına rağmen yapılmıştır. Benzer bir çaba özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında Hegel ile Martin Heidegger’i uzlaştırma girişiminde görülebilir. Bu uzlaştırma çabasının kökeninde hiç kuşkusuz Wilhelm Dilthey’in “Hegel ile barışmamız gerekir” çağırısı vardır. Dilthey’in bu çağırısına kadar Hegel’in felsefesi ölümünden sonra gençlik arkadaşı Friedrich Schelling’in de yardımıyla acımasızca ötekileştirilmiş ve göz ardı edilmiştir. Bruno Bauer gibi öğrencileri akademide elde ettikleri kürsülerden uzaklaştırılmıştır. Dilthey’in söz konusu çağırısından sonra Hegel’in felsefesi tanınmaz bir şekilde içinden değiştirilmeye çalışılmıştır. Ama bu çaba da Marx ve Weber denemesinde de görüldüğü gibi boş ve herhangi bir üründen yoksun bir çaba olarak kalmıştır.

Heidegger’in kendisi 1927 yılında yayınlanan Varlık ve Zaman’da Hegel’in Mantık Bilimi’nde başlangıcı kendisinin hiçlik anlamında aldığı “varlık” kavramları ile yapmış olmasını doğru bulduğunu, fakat düşüncesinin ilerleyen sonraki adımlarında bu doğru başlangıcı elden yitirdiğini belirtir.

Konu çok önemlidir ve felsefeyi rasyonel olarak mı yoksa irrasyonel olarak mı, felsefenin temeline rasyonel olanı mı yoksa irrasyonel olanı mı, felsefenin teoloji dolayısıyla mı yoksa kendisi dolayısıyla mı, inanç dolayısıyla mı yoksa düşünce dolayısıyla mı temellendirileceği sorusunu ilgilendirmektedir.

Heidegger’in Hegel’e yönelik eleştirisi ilkeseldir. Hegel Mantık Bilimi’nin başında ne yapıyor ve neyi gösteriyor? Hegel Mantık Bilimi’nde varlığı oluşum olarak kavrar. Varlığın hareket ettiricisi kendisine içkindir. Hiç varlık gibi bir varlık olarak değil varlığın bir niteliği olarak aldığı hiç ve hiçin yani kendine içkin niteliği olan negatif olanın hareket ettirmesi sonucu oluşturucu veya pozitif ilerleyişi (yadsımanın yadsıması), varlığı sürekli hareket ve oluşum halinde kavramamızı mümkün kılmaktadır. Oluşum halinde olan varlığın oluşturduğu tüm varolanlar hem asıllarındadırlar hem de kendi içindirler. Bu nedenle tüm varolanlar kendilerini var eden varlık gibi sürekli hareket halindedir. İnsanın hareketini, akıl ve irade yetisi dolayısıyla ahlaki boyut kazandığı için özgürlük kavramı altında anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu özgürlük yetisi dolayısıyla insan doğanın önceden belirlediğinin üstüne çıkar.

Heidegger’in varlık anlayışı teolojik temellidir, son derece statiktir, deterministtir ve yoksuldur. Heidegger’in varlık kavramı varlığı ve insana indirgenmiş orada varolanı kapsar. Daha sonraki çalışmalarında İncil’in insan merkezci varlık kavrayışından esinlenerek varlık ve orada varolana bir de şeyleri eklemiştir: Varlık (Tanrı), insan ve şeyler: Ve Heidegger’in insanı duymaya ve dinlemeye çağırdığı Tanrı’nın insana empoze ettiği buyrukları. Bu nedenle Heidegger’in varlık öğretisinin, tüm teolojik varlık öğretilerinde olduğu gibi kavramın olumsuz anlamında determinist bir varlık öğretisi olduğunu ileri sürebiliriz.

Heidegger, 1927 yılında Hegel’i eleştirirken bu farkı dikkate alıyordu. Fakat sonra özellikle Edmund Husserl’in ve Georg Lukács’ın çalışmaları sonucu Heidegger’in felsefesinin irrasyonel ve teoloji temelli olduğu gösterilince Heidegger, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra değişen durumu da dikkate alarak sanki Marx’a dönüyormuş, sanki Hegelci oluyormuş gibi birtakım manevralar yaptı. Fakat onun amacı şimdi, değişen durumdan dolayı cepheden saldıramayacağı için Hegelci ve Marksçıymış gibi gözüküp karşıtlarını içten çürütmektir. Dilthey’ın Hegel ile barışmaya çağırması şimdi bu biçimde devam ediyordu.

Heideggerci müritler onun bu süreçte ürettiği kavramlara ve düşüncelere sarılarak, Herakleitos’u da Aristoteles’i de, Kant’ı da Hegel’i de, Nietzsche’yi de Marx’ı da Heideggerci-indirgemeci olarak okumaya çalışırlar. Oysa filozoflar şahsına münhasır kişilerdir ve kendine has olarak alınmayı talep etmektedirler. Ve Heidegger gibileri felsefenin içinde şanzımanın içindeki kum tanecikleri gibi felsefenin felsefe olarak yani özgürlük bilimi olarak doğal akışını engellemek, düşünceyi dumura uğratmak için vardırlar.

Özgürlük kavramı bağlamında Hegel ile Heidegger’in ilişkisi böyle şekillenmiştir. Hegel insanlığın özgürlüğünü gerçekleştirmek isteyen Fransız Devrimi’nin hayranıdır. Heidegger Nazizmin uygulayıcısı ve milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşların yürütücüsü Hitler’in dava arkadaşı ve Nazizmin bir kuramcısıdır.

Prof. Dr. Doğan Göçmen

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.