Sonbahar, adı üstünde son liman. Sen olmadan nasıl geçecek göreceğiz. Dediğin gibi “sensizlik ağır bir ölüm ” mü yoksa “mutlak bir sessizlik” mi olacak göreceğiz? Seni üzmeden, nasıl yola devam edeceğim bilmiyorum. Dediklerin kulağımda… Ama ben sonbaharın yorgunluğu ve sarılığıyla sanırım yavaş yavaş cayacam her şeyden ve herkesten.

Yağmurluğu giydim. Sahile indim, hızlı adımlarla yürüyorum kimseler yok. Aklımda belirli bir plan yok, yürüyorum boş boş. Sonra bir yer görüyorum, öyle ıslandım ki giriyorum, sanırım bir çay içsem fena olmaz. İçerisi dolu, yağmurluğumu çıkarıp silkeliyorum ve damlacıklar her yere dağılıyor. Tam sandalyemi çekecekken, adamın biri bağırıyor ” dikkatli olur musunuz, her yerimiz ıslandı”. Ne diyeceğimi bilemiyorum, bir şeyler geveliyorum, sanırım özür diliyorum. Sonra arkamı insanlara dönüp oturuyorum.

Seninle ilk buluşmamızda da yağmur vardı. O yüzden ikimiz de çok severiz yağmuru. Yağmurdan ıslanıp Moda’ daki kafeye sığındığımızda sen saçlarımı kurulamıştın, ben üşürken montunu vermiştin. Biliyor musun, montunu giydiğimde daha da titredim. Çünkü kokunu duydum. Ne muhteşem bir koku, bir insan nasıl parfüm sürmeden böyle güzel kokar ki. Nasıl bir insan melek gibi kokar? Ta o günler de düşünmüştüm, sen aslında yoktun, hiç olmamıştın mümkün müydü böyle bir şey zaten?

Çay içerken, sen sordun: “Neden korkarsın” diye, ben saçma sapan şeyler söyledim. Keşke sensizlik deseydim ama diyemedim. “Yorgunum dedin, çok yorgunum, sen daha hayatın başındasın, bense ortalarında, bana tutunma, ikimizde düşeriz” dedin. Gözlerinde sözlerin kadar buğuluydu. Sen konuşurken insan bu kadar mı sevmek ister, bu kadar mı anlat der! Ben tüm imkansızlıklara ve tanrının bana bahşettiği an, anlar, günler neyse kabulüm dedim. Yeter ki sen bak, sen konuş.

Arkamdaki adam yine homurdandı, düşlerimden beni yine bu berbat ana döndürdü. Halbuki ki nasıl da erimiştim anılarım arasında, nasılda kemiklerim ısınmıştı, nasıl can gelmişti bana. Şimdi yine dönmek istedim, bir kaçış bulmalı ve o anlara gitmeliydim. Gittim. Bir davete götürmüştün beni. Çok utanıyordum. Sen bana dedin ki “utanma, ben senden de fazla utanıyorum” ve sarıldın bana. Bana öyle güzel sarıldın ki, ya da bana öyle geldi, kimse bir şey sormadı bize. Herkes mutlulukla kabul etti. Ben sıkılmaya başlayınca, bir kağıt aldın eline arkanı döndün bir şeyler yazdın. Sonra bana uzattın, yanaklarım kızarana kadar tekrar tekrar okudum. Bu not hala “Kinyasla Kayra” kitabının içinde saklı.

Sonra sen uzaklara gideceğini söyledin, ilk korkum, ilk paniğim başladı. Dayanamam dedim. Dayanmak için “HER GÜN YAZ” DEDiN. Her gün anlat dedin ve sen gittin. Ben elimde kağıtlar, üzerimde senin tişörtün gittiğim her yerden yazdım, gönderdim, yazdım, çizdim. Sana mevsimleri yazdım, yaprakları topladım gönderdim her şey aynı dedim:  Seni bekliyoruz. Sen de hasretini yazdın, biliyorum öyle benim gibi kocaman coşkuların olmazdı ama her şeyi o sükunetinle, dinginliğinle öyle güzel yaşardın, yaşatırdın ki…

Geleceğin günden tam bir hafta evvelden hazırlanmaya başladım. Aslında hazırlanmadım, miğdem de bir ağrı hep titreyerek bekledim.

Sen geldin. Nasıl boynuna sarıldım, nasıl beni kucakladın bilmiyorum. Ama düşten öte, özlemden öte, her şeyden öte özlemiştik birbirimizi. Bavulu açtın, bana gül getirmiştin. Başka diyarların güllerini, öyle sevindim ki… Öyle şeyler beklemiyordum senden. Sen demiştin ya bir gün, seni kızdırdığımda ,”liseli aşık hareketleri bekleme canım” demiştin. Şimdi gülmeye başladım, kafedeyim insanların dikkatini çekmek istemiyorum, ama gülüyorum işte.

Geçen zamanları farkında değildim, ne oluyordu, ne yapıyorduk? Mutluluk ne anlatılır, ne de zaman olarak hapsolur bir yere. Ama hüznü anlat deseler günler yetmez. Biz de sadece mutluyduk işte, sen bana öğretiyordun, anlatıyordun, seviyordun. Bende sadece sen vardı. Evet, sadece sen. Beni bana sorduklarında, seni anlatır olmuştum. Sabah sen, akşam sen, düşlerimde sen.

Sonra bir gün bir şey oldu. Ben yine sana kapılmış, hararetli hararetli bir şey anlatırken, beni dinlemediğini, hatta sıkıldığını söyledin. İlk kez oldu bu, ilk kez. Ağır geldi ama, ola bilir dedim ve sustum. Sen saçlarımı okşadın, biraz farklı okşadın. Bir sevgiliden çok şefkatli biri havasında, sanki başka şeyler vardı ama o an bulamadım.

Sonra her şey yolunda diye kendimi kandırdığım günlerden bir gün, bana öğlen ortasında, tam seni unutup çalışmaya başladığım gün: “Buluşalım” dedin. Sesin öyle soğuktu ki, seni tanıyamadım bile. Ama sendin. Ben hayır dedim, hayır, bağırmaya başladım, hayır! Elimde telefon sadece bağırıyordum. Sonra korkunç bir ağlama… Herkes sakinleştirmeye çalışıyordu, birinin ölüm haberini aldığımı düşünüyorlardı. Evet almıştım, almaya çok yakındım, ne fark ederdi ki! Sonra eve geldin, boynuma sarıldın, özür diledin. Boynumda ılık göz yaşlarını hissettim, senden nasıl vazgeçerdim, insan nasıl böyle asil ağlar ki dedim. Yaşlarımı sildin, saçlarımı düzelttin ve konuştun ama hiç dinlemedim biliyor musun hiç. Yaşından, imkansızlıklardan, yıllardan bahsettin. Sorumluluklarında bahsettin.

Bitmesi gerektiğini ama beni hiç unutmayacağını söyledin. Kafeden şimdi kalktım, zaten her şeyin sonuna gelmemiş miydim. yağmurluğumu giyip dışarı çıktım, yağmur kokusunu içime çektim ve yürümeye başladım. Beni hiç unutmadın, biliyorum. Beni hep takip ettin, hep bir şekilde izledin ve ben zaten bedenim sonsuzluğa karışana kadar sana ait olduğum için, tüm yaşamımın içinde, tüm anılarımla seni yaşıyorum.

Bilge Çakır

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.