“Evet, bu çocuk tam bir bok parçası! Beni anlıyor musun? Bu kahrolası çocuk tanrının senin rahmine sıçtığı bir bok parçası…”

Babamın sesi odamın kapısını tırmalıyor, kulaklarımı dövmekten başka hiçbir etki de yapmıyordu. Annemin, lütfen böyle konuşma demesine hiç aldırmadan her zaman savurup durduğu o saçma sapan küfürleri kusuyordu yine babam; o kahrolası içki kokan ağzıyla.

Bir bok parçası olup olmadığımı bilmiyordum ama bir bok parçası tarafından bu dünyaya getirildiğimi çok iyi biliyordum. Sahip olduğum yaşamı çoğu zaman uçurum kenarındaki kökleri hiç sağlam olmayan dirençsiz bir ağacı Noel ağacı diye süslemekten ibaret olarak görüyordum…

Ve yaşamı sevmek denen o gereksiz bulduğum duygu, ağacı sahiplenmeye, köklerine can vermeye meyli olmayan toprağın ta kendisiydi. İçimde biri vardı ve sürekli sıkılıyor şikayet ediyordu. Bedenimin gökyüzüyle yaptığı nefes alışverişlerini fuzuli masraf olarak niteliyor bu alışverişin bankalar tarafından otomatik ödenen elektrik faturaları gibi olmaması halinde nefes almayı unutup oksijen yetersizliğinde gözlerimin kararacağına inanıyordum. Tıpkı ödenmediğinde sizi karanlıkta bırakan elektrik faturaları gibi…

İnsanların kısacık yaşamlarına dair o kocaman ve bu dünyaya sığmayan bütün hayallerini saçma buluyor, bir bardak kahve ve bir dal sigaranın tüm bunlardan daha mutlu edici olduğuna olan inancımı, onların bu hayaller için sürdürdükleri mutsuz hayatları gördükçe daha da pekiştiriyordum. Hayaller beni sıkıyor, bugünlerin önüne geçen aptalca afyonlar olarak vücut buluyordu düşüncelerimde. İnsanlar gerçekten aptaldı ve onlarla arkadaşlık etmeyi söylediğim her şeye olumlu ya da olumsuz bir cevap vermeden yalnızca dinleyen yalnızlığıma değişeceğimi sanmıyordum.

“Beni yalnız sanıyorlardı.
Oysa ben yalnız değildim.
Yalnızlığımla yaşıyordum!”

Etrafımda pek insan bulundurmuyor, mecburen iletişim kurduğum zamanlarda da konuşmaları kısa kesip odama dönüyor kitaplarıma, resimlerime ve yazdıklarıma batıyordum boğazıma kadar. Hayat benim için kitaplardan, çektiğim fotoğraflardan, yazdığım şeylerden ve çizdiğim resimlerden ibaretti ve insanların bunu anlamasını beklemek deveye hendek atlatmaktan daha da güçtü.

İnsanları yalnızca uzaktan seyrettiğim zaman seviyordum.

Yaşam onlar için sosyalleşmek, sürekli bir yerlere gitmek, günün belirli saatlerinde beslenip hafta sonunun arifesinde sokağa çıkıp içkili mekânlarda sabah kadar eğlenip sabah ki baş ağrısıyla öğlene kadar yatmaktan ibaretti. Yaşam onlara göre televizyondaki elbiseleri giymek, reklamlarda gördükleri restoranlarda satılanları yemek ve hoşlarına giden yalanları söyleyenlere oy verip sonrasında küfürler edip seçtikleri kişilerin defolup gitmesini istemekti. Yaşam onlar için kahrolası bir yaşam değildi ve bunu anlamıyorlardı.

Ve ben onlara göre topluma karışmaktan korkan bir şizoid, kendine kendisi tarafından acı çektirmekten hoşlanan bir mazoşist ve burnu havada olup onları beğenmeyen narsist bir bok parçasıydım. Tanrı beni onların yanına sıçmıştı ve kokum onları çoğu zaman rahatsız ediyordu. Babam tanrının beni gerçekten annemin rahmine sıçtığını, bütün erkekliğini erkek kardeşimin aldığını düşünüyordu. Suskun oluşum ve iletişime verdiğim minimum değerin sözlerini tamamlamasına mahal vermeden yanından ayrılmama sebep olması yüzünden sözlerini her zaman yarım bıraktırdığım için bana içten içe de bir nefreti olduğuna inanıyordum. Hayat ebeveynler ve plastik bir topun ya da tahta parçasının peşine koşuşturup yakaladıktan sonra geri getiren ve onu yeniden fırlatmanızı bekleyen köpekler gibi hayallerinin peşinden koşup onları gerçekleştirdikten sonra yenileriyle meşgul olup ellerindekileri unutan aptal insanlarla etrafımı çevirmişti.

Çoğu zaman ağzımın bir bulut olmasını ve onlara tükürüyor olmayı diliyordum. Tanrıya çok kızgındım ve bir gün burnunun ortasına bir yumruk atmak istiyordum.

İbrahim Sarp Baysu

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.