Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak? Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı; bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak, bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü. Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının, kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana: Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden, kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik, tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

Cujus in indomito constantior inguine nervus
Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları
Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

Possint ut juvenes visere fervidi
Multo non sine risu
Dilapsam in cineres facem (Horatius)

Görsün diye mi ateşli gençlik
Kahkahalarla gülerek
Bizim küllenen meşalemizi.

Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere; yarışamayız onlarla.

O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz. Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini olta ısırmıyor!

Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda aldığını parayla ödemek zorundadır.

(Kitap 3, bölüm 5)

Montaigne; Denemeler‘ den…

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.