Bir Ağıt Olarak İnsan

Bir Ağıt Olarak İnsan

Kim yitirmiyorum derse, çoktan yitirmiştir. Yaşamak yitirmektir. Yitiriyorsak, “elimizde” yitirdiğimiz var demektir. Bizde bir şey var ki yitiriyoruz. Yitirirken var olduğumuzu, var olmuş olduğumuzu duyuyoruz. Ölürken yaşadığımızı anlıyoruz. Oysa, yaşarken ölmekte olduğunu anlayanımız pek az.

Yitirdiğimizi anlayınca, ağıyor yitirme duygusu, bir ağu gibi içimize ya için için ağlıyor ya ağıt yakıyoruz. Ağlamak edilgin, üstümüze üstümüze gelene karşı, olağan sayılabilecek tepkilerden biri. Ağıtsa, yitirilene karşı duruş: Bir etkinlik. Ağıt yakıyorum, başıma gelenler karşılaştıklarım, yitirdiğimi düşündüklerim, şiirlenmeye değer demek ki. İnsan kayıbını şiirleştirebilirse, ağıtlayabilir. Gerçeklilik üstüme gelirse kaçmam: Dururum karşısında. Ben insanım. Şiirleyen insanım. Ağıtlayan. Ağıtlama gücüm bir ağıt oluşumdan geliyor. Gelsin ne gelecekse, gelen her acı, hoş geldi sefa geldi, ağırlarım.

Acılarımı ağırlarım. İnsanım ben. Gerçeği ağırladığım için, ağıtım!

İnsan çevresindeki sorunlarla başedebilmek için, bir homofaber olarak üretir. Alet yapar. Teknolojiyi oluşturur. Bilim gözüyle anlamaya, seyretmeye (theoria) koyulur. Üreten, meydana getiren, ortaya ürün koyan varlık olarak homopoesisdir.

İnsan yalnızca fiziksel anlamıyla alet üretmez, düşler, kavramlar, düşünceler de üretir. Diliyle ortaya koyar ürünlerini. Diliyle üretir. Uğradıklarının altında kalmamaya çalışır. Çırpınır. Bir çırpınma biçimi olarak üretim, var olma çabalarından biridir insanın. İşte şiirleme eylemi de dünyaya karşı dünya koyarak, çırpınma biçiminde bir üreterek var olma biçimidir. Dünya içine gömülerek, onda eriyerek değil, dünyanın sunduğuna bir karşı sunu olarak yaşar insan. Dünya içinde erise bile, örneğin bir bilgelik tutumu olarak dünyayla, doğayla bütünleşme çabası içindeyken, kendi rengiyle katılır dünyaya. Rengi, evrendeki renkler içinde çok güçsüz görünse bile, o, rengini anlamaya uğraşan, sorgulayan, dönüştürmeye çabalayan bir varlıktır. Dünyayı anlar, anlatır, eleştirir, sorgular, dünyayı duyar. Duyurur. Şiirler.

Şiirleme, Husserl çizgisindeki fenomenoloji anlamında bir anlam verme (noesis) değildir. Şiirleme salt bilinç sınırları içinde gerçekleşmez. Yalnızca noetik bir edim değildir. İnsan varlığının onto-etik yapısından kaynaklanır. İnsan aklının bir özelliğidir. İnsan, şiirleyen bir akla da sahiptir. Şiirleme, “ben varım” çığlığıdır. Varlığını duyurmadır. Bunu “sözle” yapar. Müzikle. Resimle. Sanatla. Bilimle. İnanç düzenleriyle. Kültürüyle. Elbette her insan yaratısı, her kültür ürünü şiirleme ile oluşmaz. Şiirleme, bir tavrın, bir tutumun, bir yönelişin adıdır. İnsan, şiirlemeden üretebilir. Çağımız bunun sayısız örnekleriyle doludur. Dünyayla, evrenle, insanla karşı karşıya olduğu duygusunu taşımadan, körü körüne çabalarla gerçekleştirilen kültür ürünlerinde şiirleme çabası yoktur. Şiir yoktur. Bilimde, düşüncede, sanatta, giderek şiirde bile şiirin görünmemesi, şiirleme çabasını unutmuş insandandır. İnsan, yaşamındaki şiiri, aklındaki şiirleyen bileşeni, ürünlerini ortaya koyarken unutmuşa benziyor.

Şiirleme dünyayla, evrenle karşı karşıya olma duygusu ve tavrıyla başlar. Bu karşı karşıya oluş, karşıda olanı karşılayabilme gücünü gerektirir. Evreni karşılayabilme gücü: Şiirlemenin ilk adımı. Karşımızda duranı, karşılayabilme duyarlılığı bizi ahlak alanında, karşımızda durana direnebilme gücünü taşımamızdan dolayı teşekkürü gerekli kılar. Varız. Karşımızda olanlar var. Karşıda duran bir evren. Bu evreni karşılayabiliyoruz: Şükür ki karşılayabiliyoruz. Yok olmak yerine var olduğumuz için borçluyuz. Yaşamak borçlu olmaktır. Yaşadığı dünyanın kendisine haksızlık yaptığını, sürekli olarak yaşamdan alacağı olduğunu sananlar yanılıyorlar. Karşılaştıklarımızı karşılayabilmeliyiz. Budur borcumuz. Yaşama, var oluşa şükran borcumuz bundandır. İç dünyamızda keşfettiğimiz sonsuzluğa duyduğumuz şükran, bizi şiirlemeye götürür: Varlıkla karşılaşabilirim, evrenle. Karşılaşabiliyorsam, içimde karşılama gücü vardır. Bu güçle içimdeki içimdeki sonsuzluğu duyarım. Bu gücü borç aldığımı anlarım, karşılaştıklarımdan. Bu gücün emanet olduğunu. Öyleyse, şiirleyen bir insan olarak, emanete karşı, borç aldıklarıma, bana verilenlere karşı, duyarlılığımı, “şiirde” ortaya koyarım. Şiirlemenin ardında insanın onto etik yapısının bulunmasının anlamı budur: Şiirlemek borç ödemektir. Var oluş biz şiirleyenlerden bunu bekler. “Beni şiirle” der. Şiirleyerek borcumuzu ödemeye çalışırız. Varlığın, “şiirleyerek borcunu öde” uyarısına, şiirle karşılık veririz. Güveniriz çünkü, varlığın çağrısına. Yaşarken varlığın çağrısını duyarız; bu çağrı bir buyruk gibi gelir bize. : “Borcunu öde”. “Şiirleyerek öde.

Borcumuz olduğuna inanır, varlığa güveniriz. Varlığın şiirden anladığına, bizim şiirlememize yardımcı olacağına. Varolmayı karşılayabilenin, varlıkla krşı karşıya kalanın hânesine borç yazılır.Yaşadıkça borcumuz artar. Kime? Yaşamaya, insana. İçimizdeki sonsuzluğa. Borcumuz artar. Borcumuz, yaşam bize verdikçe artar. Ödemenin yollarından biridir, şiirleme. İnsan çok yüksek şiirleme gücüyle, tüm borçlarını öder de, alacaklı duruma erişebilir mi? İçimizdeki küçük sonsuzluk, dışımızdaki büyük sonsuzluğu yenebilir mi ? Hiçbir zaman! Şiir, insanın tüm borcunu ödeyemez. İnsanın eksikliği oradadır. İnsanın bir olanaklar varlığı olduğu açık. Olanaklarının sundukları, arkada kalır hep. Önde ise, olanakları tüketen bir yaşam vardır. İnsanın eksikliği, borçluluğu buradan kaynaklanır. Borcunu şiirle ödeyenker şiirleyenlerdir yaşamlarını.Başka türlü nasıl ödenir borç, bilmiyorum. Borç hânesini şiirle silemeyenlern borcu yazılmaya devam edecek diye düşünüyorum. (Şiirin en geniş anlamıyla!)

Zâten borçlu olan bir varlığın, onto-etik yapısıyla eksik kalmaya mahkûm, bu eksikliğini varlığa güvenerek şiirleme çabasıyla gidermeye çalışırken, yitirdiğini görüyoruz. Eşyasını, sevdiklerini,duygularını,toplumsal konumunu, ilkişkilerini, bilgisini, sezgisini, umudunu, sevincini yitiriyor. Yitiğine yitik katıyor. Eksiğine eksik.

Yitiriyor. Daha da borçlu olacağını düşüneceğine, alacaklı olduğunu ileri sürüyor. Dünyanın kendisine, istediğini vermediği için nankör davrandığını, vefâsızlık ettiğini ortaya atıyor. Bu alacaklılık duygusu, dünyaya karşı bir hınç duymasına yol açıyor. Başına gelenleri haksızlık olarak görüyor. “Yitirdim, demek ki borcum arttı” diyemiyor. “Yitirdim,geri verin bana” diyor. Yitirmeleri sonucu ağıtın ağıtın oluşamamasının ardında olan da odur. Ağıtan değil, dağıtan bir insan olmasının. Ağıtan insan yitirdikçe borcunun arttığını düşünendir. Borcum arttıkça defterimdeki borç, şiirlememi ister benden.

Borcum artyor duygusunun, Hıristiyanlıktaki “günah”, “suçluluk” kavramlarıyla ilgisinin olmadığını düşünüyorum. İktidardaki güçlerin,insanlara haksızlık edip,onları sömürerek, onların “borçluluk psikolojisinden” yararlanabileceklerini düşünebiliriz. Evet, isyan; isyan da bir borç ödemedir: Borcumuz şu ya da bu kuruma, şu ya da bu insana değil, varlığın kendisinedir. Var oluşumuzu duyurmak, evrenin bize verdiğinin altında kalmamak, varlıklar arasında dinelip, ayağa kalkarak, “ben de varım” çığlığı atmak; var olduğunu göstermek için şiirlenmiş ürünler ortaya koymak, şiirlemek. Şiirleyen insanı sömüremezsiniz. Belki öldürüp yok edebilirsiniz. Şiirini yakabilirsiniz. Şiiri, varlığın şiire açık kulağında, belleğinde duracaktır. Evrende, şiirleyen varlıklar olacaktır. Şiirleyerek varolan evrenin sesini,yine evrendeki şiirleyen varlıklar duyacaktır. Şiirleme, sürekli yaratım sürecidir. Evrendeki devinmedir. Devinmenin bilinçli, duygulu biçimidir.

Bir ağıt olarak insan, bu devinimi yaşayan, bu devinim olan insandır.Yitirmenin doğallığını yaşar.Yitmiş olana karşı,yitecek olanı koyar. Ama koyar. Başına gelenden korkmaz. Acı çeker elbette. Devinim, duygudan yoksun yaşanamaz. Acısının altında kalmaz. Acısının altında kalmak yakışmaz insana. Bir ağıt olan insana. Ağıtır çünkü, ağıt yakar, ağıtlar dünyayı, başına gelenleri ağırlayarak. Buyur ederek acıları. Onları konuk ederek. İsyan bir dirence,şiirlemeye dönüşmüştür. Yitirdim, demek ki yapacak çok işim var, üretecek çok şey var. Yitirdim,borcum arttı; dövünmem, yerinmem, kendimi kahretmem, kendimi oymam, doğru değil. Sesimi duyurmalıyım. Yitirdim. Yitirdikçe, ağıtlama gücüm artmalı. Yitirdikçe ağmalıyım evrene doğru.

Elbette böyle yapamıyoruz. Geri dönülemez bir yitim gibi görülen ölüme karşı, ölürken nasıl şiirleyebiliriz? Ağır hastalıklarda, doğal âfetlerde, yıkımlarda, bunları yaşamakta olan biri olarak ağıtı nasıl gerçekleştirebilirim ?

Başımıza geldiği anda, dağıtıyoruz, ağıtma yerine. Şiir sonradan geliyor. Diğer insanlara yakabiliyoruz ağıtı, çoğunlukla. Kendimize yakamıyoruz. Sonradan ve diğerleri için. Ağıt yakan,yitiğe şiir şiir sunan insan,tüm insanlar, tüm duyan, anlayan, bilinçli varlıklar adına ağıt yakıyordur. Ağıt, yazgıya bir kafa tutma, bir kuru isyan, karşı çıkış değil, bir teşekkürdür.

Sisifos’un kayası bir teşekkür sonucunda çıkıyor oraya.Orada durması ya da durmaması ağıt olan insan için çok da farklı değil. Dursa, borç bitmiyor ki! Sisifos deviniminin özelliği o. Ağıtı o.

Her insanın ağıtı ayrıdır. Doğrusu, borç hânesi farklıdır. Borç hânesi ondan, borcuna yakışan şiirlemeler bekler. Şiirlemesini gerçekleştiren ağıtını oluşturur. Ağıtlar. Ağıt olur. İnsan ne zaman ağıt olmayı öğrenecek? Yitirmeyi, titirebilmeyi öğrenebildiğnde. Ağıt olmayı başarabildiğnde!

Ahmet İnam

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

OKU OKU OKU

Zorba The Greek

1964 yapımı “Alexis Zorbas” büyük ilgi görmüş klasik bir film olma özelliğini hala koruyor. Yazarının en fazla ilgi gören romanı olması açısından da değerlendirilmesi gereken bir film. Sinema tarihine imzasını atmış eksiksiz bir şölen bence. Özgün bir hikaye. İki zıt kutuptaki insanın hayata nasıl sarılabileceğine dikkat çekiyor....

Yayımlanmamış Şiir

Prof cüppeli yeşilinden Magdalen kırlarının bugün Türküsünü söylüyorum ilkyazın ve bekçilik eden çomarlarının; Karga giyinmiş ağaçları altında, şatafatlı parkta, var sesimle, Bir değişime uğramış Nuh' un teknesinden arakladığım bu alim yaşamı, Bir şelaleden ya da bahçıvan kulübesinden, fare avcısının holünden Ya da evinden akademisyen bir baykuşun ve doktoralı yer cücesinin, Yarasaların sığınaklarından, pantantif...

Biçimsel Varlık Alanlarının Yaşantısı Üzerine

Özellikle Edmund Husserl'in Mantık Araştırmaları'ndan sonra, mantığın ve matematiğin konusu içine giren nesnelerin oluşturduğu biçimsel varlık alanının yaşantısı, bilinç altlarının işleyişi sorunu, mantığın ve matematiğin yaşam içindeki yerini anlamada önem kazanmış bulunuyor. Bu yazının sınırları içinde, biçimsel varlık alanlarının yaşantısının, kısaca biçimsel yaşantının kimi özellikleri tartışılacaktır. Biçimsel yaşantı,...

Tanrı En İyi Büyücüdür!

Bazen sizin için gelenleri göremezsiniz veya duyamazsınız, onlar işaretlerle sizi takip ederler. Eğer siz bu işaretleri de göremezseniz diğer tarafa geçemezsiniz. Diğer taraf sadece onlara aittir ve siz oraya geçerseniz oradan ayrılamayabilirsiniz. Bundan korkuyorsanız görmezden gelmeye devam edin. Sizler bu ağırlığı kaldıramayabilirsiniz çünkü hakkında bahsettiğim diğer taraf...

Karanlığa

Karanlığa ve diri serinliğe gömülü alandaki bahçe. Gecenin karanlığında devliğini yitiriyor yüzlerinin arasından ışıklar sızan evler. Geçmiş göklerin derinliğinde, yıldızlar arasında ürkünç çöl. Büyük ve parıltılı ateş sağırlaşıyor ulaşarak bu karanlığa. Sessizliktir burası, bir gömütlüğün koca kımıltısızlığı Gürültüler ve ışıklar ağaçların ötesindeki uzaklığa ulaşıyor. Capcanlı ışıklar fışkırıyor karanlığın içinden, uluyor kendinden geçmiş sevinçli sesler o üzünçlü ayrılışta. Boğuk ulaşıyorlar...

Ölmek Özgürlüğü

Filozofluk yapmak kuşku duymaktır derler, öyleyse benim için saçmalamak, aklına eseni söylemek, daha zorlu bir nedenle, kuşkulanmak olmalıdır. Çünkü araştırmak, çözüm getirmekse kürsü başkanının işi. Benim kürsü başkanım tanrısal gücün yetkisidir, ki o kimseyi dinlemeden yönetir bizi ve insanlara özgü boş çekişmelerin üstündedir yeri. Philippos kılıç elde Peloponez'e girince,...

Beyti Dost Celse: 8

İnansınlar..! Size gerçeklerin haberi veriliyor..! Onlara inanmayanlar var. İnandıkları zaman, yüzlerini yerden kaldıramayacaklar. İnanmayanlar, doğru olmayanlardır. Doğru olan hiçbir şeyden korkmaz. Çünkü DOĞRULARIN GÖZLE GÖRÜLMEZ ORDULARI VARDIR. Doğru yoldan ayrılan kötülüğe anahtar, doğru yolda giden kötülüğe kilit olur. Her insan, bir bir insanın kardeşidir. İnsanlar birbirinin kardeşidir....

Until the Light Takes Us

Until the Light Takes Us (Işık Bizi Alana Kadar) bir black metal belgeseli, Darkthrone'dan Fenriz ve Burzum'dan Varg'ın diyaloglarıyla ilerleyen bir film. Belgesel, Varg'ın başrolü oynadığı Norveç kilise yangınlarından, black metalin arka planına ve  Euronymous'un öldürülmesine kadar geniş  bir yelpazede ilerliyor. Bazı sahnelerde geyikler baş ağrısı yapabiliyor ancak benim...

Ayrıntının Vazgeçilmez Olasılığı

Bilmemek en güzeli. Acıyı dindirmek için yola çıktığında, benliğin kayıtsız bir tanrının uğrak yeri olur. Sen artık başkası olursun. Bu yüzden en iyisi biricik olanın içinde erimektir. Senin olan tek şeyin içinde hapsolmaktır. İşte şimdi sen sensin. Ve ne zaman boşluğa düşsen, sadece hayattır ilacın. Yazgın ellerinde mi? Hayır! Tanrıya...