Çarpmayan Ekmek’ler

Çocukken çok yoksul bir ailenin evladı olduğum için, bir ekmek fırınında çalışmıştım. 10 yaşlarında falandım o zamanlar.

Her taraf ekmek kırıntısıydı.
Bolluktan mıdır, yoksa fırın işçilerinin imansızlığından mıdır bilmem, kimse aldırmazdı yerdeki ekmeklere.

Ve ne garipti ki annemin; “yere düşen ekmeği kaldırıp üç defa öpüp alnına koymazsan çarpılırsın” öğretisi beynimi kemiriyordu o zamanlar. Çünkü Allah, hiçbir fırıncıyı çarpmıyordu. Hiçbir fırıncının, ağzı burnu eli kolu falan yamuk yumuk değildi. Üstelik bu adamlar, cehennem gibi fırınların hemen yanında çalışıyor olmalarına rağmen, Allah, hiçbirini ekmekleri çiğniyorlar diye o cehenneme atmıyordu. Annemin beni kandırdığını düşünmeye başlamıştım.

Ekmekler yere düşmeye devam ediyordu. Ekmek kırıntılarından yapılan bir halıda yürür gibiydik o zamanlar. Ekmekler yere düşüyordu ve hiç kimse kaldırıp öpüp alnına koymuyordu.

Basıp geçiyorlardı, düşen ekmek kırıntılarının üstüne. Garip olanı da, bu hengâmenin içinde yeni ekmekler yapmak için uğraşıyordı. O kadar çok kimsesiz çocuğa anne babalık yapmak varken, ısrarla, yeni çocuklar doğurmak isteyen insanlar gibi, yerdeki kimsesiz ekmeklere ve kırıntılarına aldırmadan yeni ekmekler yapıyorlardı.

Yere düşenleri görmüyor, üstlerine basıp geçiyorlardı.
İnsanla dolu koca şehirlerdeki gibi, ekmekle dolu fırınlarda da düşene itibar edilmiyordu. Basıyorlardı üstüne… Basıyorlardı ve geçip gidiyorlardı.

Tıpkı, insan dolu kocaman şehirlerde, düşünce, dostsuz kalan insanlar gibi, ekmeklerde düşünce unutuluyordu.

Bense, ilk zamanlar işimi yapabilmek yerine, yerden ekmek kaldırıp öperek alnıma koymakla meşguldüm. Beyaz önlüklü, yaşlı ustamız, önceleri gülerek karşılasa da bu durumu, sonra zamanla kızmaya başlamıştı.

Ama çarpılmaktan, çarpılarak yamuk yumuk bir bedene sahip olmaktan korktuğum için ısrarla, yerden ekmekleri kaldırıyor üç defa öpüp alnıma koyduktan sonra, yüksek bir yerlere koyuyordum. Bazende, yere düşen ekmeğin yeri, satılmak için bakkalara gidecek kasanın ta kendisiydi.

Küçücük köyünden çıkıp, koca şehre gelince, herkese yardım etmekten geri durmayan saf bir köylü gibi, bütün ekmeklere yardım elimi uzatıyordum.

Sonra zamanla es geçmeye başladım bu yardım işlerini. İlk zamanlar, kalbimde bir pişmanlık taşıyor, Allah’ın bana kırıldığını düşünüp, geceleri yatmadan önce dualar edip, af diliyordum ondan. Ayaklarına dolanan kedi gibi dualarımla peşini bırakmıyordum her gece. Ama yine de, her sabah, düşen insanları ezip geçen, o koca şehirliler gibi düşen ekmekleri ezip geçmeye başlıyor, ya da görmezden geliyordum.

Önceleri yerden kaldırınca üç defa öpüp başıma koyardım.
Sonra iki defa öpmeye başladım…

Sonra bir.
Sonra hiç.

Daha sonraları öpmek bir yana, kaldırıp kasaların içine fırlatmaya başladım ve içimden Allah’a; ustabaşının kızdığını, onunla konuşup kaldırmama izin verirse, ekmekleri, annemin öğrettiği gibi yerden kaldıracağımı söyledim.

Ama günler geçiyor Allah bir türlü ustabaşıyla konuşmuyor, ya da konuşmuş olmasına rağmen bunu bana söylemiyordu. Ustabaşı da yoğun iş temposu yüzünden unutuyordu sanırım aralarında geçen konuşmayı.

Bu böyle bir süre devam etti. Ekmekleri öpmeden fırlatmaya devam ediyordum. Ve tabi bu zamanlarda Allah’tan da uzaklaşmaya başlamıştım. Çünkü O, artık beni de diğer fırıncılar gibi çarpmıyor, hemen yanı başımızdaki cehennem misali fırınlarda yakmıyordu. Ayrıca ustabaşıyla konuşmamış ve bana karşı da çok duyarsız kalmıştı.

Öpmeden bir tarafa fırlatmayla geçiştirmeye başlamıştım. Sıkılmıştım artık eğilip kalkmaktan. Zamanla bunu yapmayı da bıraktım. Basıp geçtim üstüne düşen ekmeklerin.
Yoksul insanlara acımadan, düşmüş insanları görmeden, onları ezip geçen kötü adamlar gibi, ben de basıp geçiyordum düşen her ekmeğe.

Sadece masanın üstünde duran, yani yüksekteki ekmeklere itibar etmeye başladım ben de. Tıpkı koca şehirlerde, fakir fukarayı görmeden yaşayarak, zirvelerdeki insanlara yalakalık yapanlar gibi, ben de masadaki ekmeklere yalakalık yapıyordum. Ve ne zaman ezan sesi duysam, yüzümü eğip Allah’tan utanıyordum.

Çocuktum…

İbrahim Sarp Baysu

Konuk Yazar
Konuk Yazarhttp://www.felsefehayat.net
Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız makalelerinizi themetallords@hotmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır.

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DİĞER YAZILAR

REKLAM

Dahası - Ötekiler - BAŞKASI

Yanlışa Değinmek

Konuşmak, insanın doğuştan gelen bir yetisidir. Bunu durdurmak, zihinsel problemlere yol açar. Ayrıca konuşmamayı öğrenmektense, dinlemeyi öğrenmek daha akıllıca ve kolaydır. Çünkü konuşmak, içgüdüsel...

Bir Kadın

gözleri kızarmış harmanlamış çiçeklerini müzik bangır bangır lambalar sönük bir kadın var bekleyen arzular üzerimize çullanacak neredeyse ama kadehleri dolduruyorum ben ve arzular bu kadehlerin ardından tadılabilir ve beethoven dileyebiliriz tam olarak şehvetimiz 9. senfoni...

Oğuz Atay’ın Evi de Tutunamadı

‘Tutunamayanlar’ın yazıldığı o binadan bir süredir balyoz sesleri geliyor. İçerisi tamamen boş, muhtemelen tamamen yıkılacak. Yerine en azından üç beş kat fazlasıyla, daire ederlerinin...

Uaral ve Sounds of Pain

Sounds of Pain, bir Uaral klasiği... Bu sabah işe gelene kadar dinlediğim uzun metrajlı bir şarkı. İnsanı karamsarlığın ötesinde kayboluşa, unutulmuşluğa hatta hiçliğe sürükleyen...

Davet

üzerine giymiş hatunum saten bir entari loş ışık ve mavi duman arasında, hunharca aşk yapmayı bekler müphem bir tavırla karşımda. zampara gecenin çıtır yıldızlara alenen kur yaptığı yerde uzanmakta şimdi...

Var ya da Yok Bilinmezliği

... İletken bir bendim, kime dokunsam bulaşırdı hep yalnızlık. Şu anda düşen birkaç kalp kırıcı saldırı planları kafamda beni oyalarken yeniden kaybetmek içindi tüm yarışım....

Kâğıttan Hayaller

Hayallerimiz var bizim… Kâğıttan hayaller… Sürekli buruşturup attığımız... Var edeceğimize inandığımız ama hiç olmayan hayaller… Hep bir özlemin, bir bekleyişin unutulmuş karakterleri ve sözcükleri gibi… Gülüşlerimize iz...

Yavaş Yavaş Ölüyoruz!

Herkes yavaş yavaş kopuyor birbirinden. Hayat nasılda çözülüyor ağır ağır. Bunu her an ve her anlamda yaşıyoruz. Kısa cümleler buna ilk örnek mesela. Kısa...

Kanatlarımda Dünya

Bilinç ağında örülen gelişim, farkındalıkların artması ve doğru şekilde yaşama uyarlanmasıyla hayatsal bilincimizde kat edilen mesafelerin doğru izleri taşımasına sebeptir. Konular bazında bilinç; seçimlerimizin...

Cioran’ın Anti-Peygamber’i ve Biricik

Her birimizde bir peygamber uyur, sakın uyanmasın; uyanırsa şayet, dünyadaki kötülükler anında artar. Bütün tarih peygamberler tarihidir: Her solucan bir reçete sunmuştur: İyiliğin reçetesini, hakikatin...

Modern Çağ Hastalığı: Popülarite

Modern çağın yaratıcıları "Popülerlik ve popülarite" denilen kavramlar üzerine düşündüğümde aklıma gelen iki şey var:  Tüketim ve sıradanlık! Özellikle 3. dünya ülkelerinin ve hatta...

Beni Neden Aldattın?

Gölgesini kaybetmiş bir savaşçı gibiydi sanki. Yorgun, ümitsiz ve bir o kadar da yılgın... Kaybetmişti. Artık geri dönüş yoktu. Aşksız bir şair gibi çaresizdi....

Kaosun Derinlerinden Gelen Bir Kitap

Çağdaş edebiyatın müthiş dahisi Dave Eggers’dan sarsıcı, çarpıcı ve unutulmayacak bir roman daha: 'Ne Nedir'. Yazar, dergici, yayıncı ve editör kişiliği ve sıradışı projeleriyle tanınan,...

İçdeney

"Gece aynı zamanda bir güneştir." Nietzsche’nin “Şen Bilgi” için söylediği şu sözleri kitabım için söylemeyi ne kadar isterdim: “İçinde derinlik ve neşenin sevecenlikle el ele...

Eli Kesilen Mimar

Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra büyük bir cami yaptırmak ister İstanbul'da. Bu amaçla, imparatorluğunun her köşesinden en değerli sütunları getirtir. Bunlardan özellikle bir tanesi,...