Karanlığa aldanan bir şey barındırıyordu iradesinde. Belki de sürekli korkuyla dolaşan, asla mutluluğu tatmamış biriydi. Karamsarlığını çok iyi saklamış olan bu adam, orman yalnızlığına bürünmüş vücuduyla günaha ve şehvete açıktı. Tanrının imparatorluğunda kaybolan bir kızıl şeytan gibi yalnızdı. Tüm yaratılan doğruların yanında tüm tekliflere açık bir arzuyu taşıyordu. Çıplak ruhlara taparcasına kadınsı tenine dokundu, tüm eskimişliğin ve ucubelerin inadına. Ateşli bir müridiydi; âşık olduğu tabiatın karşı konulmaz zevkinin.

Tüm inancını iradesiyle oynadığı kumarda kaybetmişti. Ruhun kumar oynamasının en büyük haklılaştırılışı olarak… Tanrıya ulaşmanın ikiyüzlülüğüyle, aldatmacayla dolu bir adamın acizliğiydi bu. Çobansız bir sürünün içindeydi sanki. Tüm esaretiyle insanlığın açlığı karşısında çok güçlü olarak var olabilmişti. Öç almaya meyilli bir vicdanla yola çıkan bu adam, adanmışlığıyla yok olmaya mahkûm sürüyü uzaktan izledi.

Afyonunu kendi yazdıklarından alan bu adam, eşsiz ve parlak ruhuna uşak gibi davranarak tanrıya ulaşmanın, hatta tanrı olmanın yaratmaktan ibaret olduğunu fark etti. Alevlenen bedeni sayfalarla birleştiğinde insanlıktan koptu. Hiçliğe yaklaşan bu adam evrene gebe olan yalnızlığıyla yeniden vedalaştı. İçkisiyle öpüştükten sonra günlerce uçarak inandığı şiirsel ölümle tanışarak, sanatla yandaş oldu. Tapınakların en üst mertebesiydi bu gördüğü ve soluduğu hayat. Ölümünü kutsayarak hayatı yeniden kurguladı; bunu sırf kendi için yaptığına yemin ederek.

Bir insan mıdır? Yoksa bir tanrı mıdır doğa? Bu adamın hayatı, elleri, zihni, içgüdüleri, neyin malıydı evrende? İstenmeyen ve şüpheyle dolu delilik doğadan üzerine akarken, aklını kaçırmak bir saniyelikti. Duygu selinin ya da aşkın içgüdülere eşliğiyle birlikte. Aklını düşünürken hayatı kaçırdı; emek verdiği dişi tanrısını da. Zorunluluk en büyük acıydı kaçınılmaz olunca günaha çevriliyordu. Zenginlik buydu ve bu adam çok da zengin değildi? Daha sonrasında yok sayılan bu adama, doğallığın zarafetiyle bulduğu vahşiliği, yeniden armağan edildi.

Gözümün önüne gelen görüntüler… Bunlar kime ait? Kimin hayatını yaşıyoruz? Kimin arzuları ya da kimin inançlarını ezberledik? Bu soruları, deli eden soruları düşünürken, aklımızın tüm uzuvlarını kaybettiğini fark ettim. Bunu anlamak hayatımın anlamsızlığıyla ilintiliydi. Aldatılan, zehirlenen ruhumuzla yaşadığımız bu sahte hayat bizim değildi artık.

İhanet içindeyiz! Tüm bildiklerimizi yadsıyarak ve vazgeçerek benliğimizden… Tüm korkularımızla, tüm ikiyüzlülüğümüzle yüzyıllardır bir yalanı yaşıyoruz! Evet, zehirlendik insanlığın karanlık mağarasında, birbirimizden beslenerek.

Zamanımız hangi yüzyılda gelecek diye düşünmek? Kaybedilen zamana ve zafere olan açlığa rağmen, hala köhne şarkılarımızı söylemekten bıkmadık. Peki, böyle mi devam edeceğiz? Kahkahalarını duyduğumuz insanlığın önünde tüm moralsizliğimizle diz çöküp yalvaracak mıyız? Kimler neşeli olmayı hak etti sizce? Basitlik denizinde yüzenler mi yoksa itilen hor görülen gücünden utandırılan bizler mi?

Acının kucağında karamsarlık emdik sürekli tüm haşmetiyle irkilen biz. Ezik içgüdülerin uşağı olmadık hiçbir zaman. Hatta ölmeyi ibadet sayan ve bu neşeli suretlerden dünyayı temizlemeye ant içmiş bir ordu olan biz, kudretimizi çoban bilerek başucumuza koyduk.

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.