Ontoloji Yunanca kökenli bir sözcüktür ve anlamını onta (varolan) ve logos (öğreti, teori, bilim, akıl, düzen, söz) kelimelerinden almaktadır. Ontoloji bu iki kelimeden üretilen ve onsekizinci yüzyıldan beri, yani büyük Alman filozofu Christian Wolff’un Aristotelesçi anlamda ontolojiyi ve teolojiyi birleştiren metafizik anlayışını yıkıp yerine Leibniz’ten esinlenerek kurduğu yeni metafizik anlayışından beri yaygın olarak kullanılan bir kavramdır. Hatta Wolff’tan beri artık metafizik yoktur, bunun yerine artık iki farklı bilim, ontoloji ve doğal teoloji vardır dahi diyebiliriz. Ontoloji kavramının kendisiyle felsefe tarihinde ilk defa Rudolf Goclenius’un 1631 yılında yayınlanan Felsefe Sözlüğü (Lexicon philosophicum) için kaleme almış olduğu “soyut madde” (abstractio materiae) başlıklı makalesinde karşılaşıyoruz.

Leibniz

Leibniz ontolojiyi “genel metafizik” (metaphysica generalis) veya “genel bilim” (Scientia Generalis) olarak tanımlıyor. Burada söz konusu olan genel bilim, mantığın yanında “birşeyin ve hiçin”, “olanın ve olmayanın”, “eşyanın ve eşyanın oluş tarzının”, “tözün ve ilineğin bilmi” olarak ontolojiyi kapsamaktadır. Leibniz’in genel metafizik tanımı ve çerçevesine dair belirlemesi Hegel’in Mantık Bilimi için öngördüğü çerçeveyi andırmaktadır. Burada ayrıca Leibniz’in ontolojiyi bilim olarak tanımlıyor olmasına dikkat çekmek gerekmektedir. Felsefe ile bilim arasında ikircikli ve birbirini karşılılı ilkesel olarak dışlayan ilişki kurma tarzı 20. yüzyılın Amerikan pragmatizminin ve Heideggerci varoluşçuluğun ürettiği bir yaklaşımdır. Modern felsefede felsefi bir kavram ve “ilk bilimin” tanımı olarak ontolojinin Aristoteles’ten beri teolojiyi de kapsayan metafiziğin yerine geçmesi ve yerleşmesi, aynı zamanda felsefi bir bilim olarak ilk bilimin, yani ontolojinin kendisini teolojiden ayırması anlamına da gelmektedir.

Leibniz’in genel metafiziği diğer şeylerin yanında “olmayanın” bilimi olarak tanımlamasına da bir açıklık getirmek gerekmektedir. Leibniz burada olmayan ile potansiyel olanı kastetmektedir, böylece ontoloji, öz ile görünüm bilimi olarak tanımlanmış olur ki, bu durumda ontoloji aynı zamanda olasılığın veya mümkün olanın da bilimi olarak tanımlanmış olur. Bu durumda ontoloji, özün nasıl görünüme dönüştüğünü bir süreç olarak ortaya koyması gerekir –ki Hegel Mantık Bilimi’nin nesnel mantığı konu edinen bölümlerinde bunu yapar.

Christian Wolff

İşaret ettiğim gibi bu kopuşu kesin olarak gerçekleştiren Christian Wolff’tur. Fakat söz konusu kopuşun kökeni çok eskilere dayanır ve yüzyıllarca felsefe ile teoloji arasındaki gerilime ve hatta kavgaya işaret eder. Jos Lensik’e göre, 17. yüzyıl Skolastik felsefesinde söz konusu kopuş, yukarıda andığım Lexicon Philosophicum’u yayınlayan Johannes Micraelius tarafından örnek gösterilebielecek bir şekilde dile getirilmiştir. Zira Micraelius’a göre metafiziğin konusu “eğer var ise var olandır”.

Mivraelius’a göre, böyle belirlenmiş olan konusu nedeniyle metafizik “bazıları tarafından ontoloji (ontologia) olarak adlandırılmaktadır.” Miraelius metafiziği “genel” ve “özel” olmak üzere iki alana ayırıyor. Genel metafizik kendisine “varolanı en soyut anlamda” konu edinirken, özel metafizik ise Tanrı gibi “maddeden tamamıyla ayrılmış olan töz tarzlarını” konu edinmektedir. Wolff, Yeniçağ ile başlayan felsefenin teolojiden ayrılıp kendi başına bir bilim olma çabasının ilk önemli üst uğrağıdır. Bundan sonra Wolff’un başlattığı klasik metafiziğin yıkı Kant tarafından devam ettirilecektir. Ancak bu yıkım üzerine, yani alanın eleştirel temizliği üzerine yeni bir ontoloji inşa edilebilir –ki bu, Hegel’in Mantık Bilimi’nde ortaya konan ve ontolojiyi, mantığı, yöntem bilimini ve epistemolojiyi birleştiren bütünlüklü bir dünya tasarımına denk gelmektedir.

Wolff modern anlamda ontolojiyi şöyle tanımlıyor: “Ontoloji veya İlk Felsefe, genel olarak varolanın bilimidir, yani eğer o var ise (Lat.: “Ontologia seu philosophia prima est scientia entis in genere seu quatenus ens est”).” Bundan böyle ontolojinin veya “İlk Felsefenin” görevi varolanların bir bütün olarak tüm belirlenimlerini tüm yanlarıyla açıklamaktır. Bundan sonra artık felsefe tamamıyla dünveyi ilkeler üzerine kurulabilir. Kant’ın giriştiği iş, Fichte ve Schelling’ten sonra Hegel tarafından tamamlanır. Fakat ne yazık ki 19. yüzyıl ontolojiden kaçış yüzyılı olarak çıkar karşımıza. Karl Marx’ın ontolojiyi Hegel’den sonra yeniden tesis etme çabaları yarıda kalmıştır. Ancak 20. yüzyılda Edmund Husser ile ontoloji yeniden inşa edilmeye başlar. 20. yüzyılda ontoloji karşıtlığı kendisini Husserl’in tabiriyle Heidegger’in “irasyonel” veya “temel ontoloji” (Fundamental ontologie) olarak gösterirken, akıl ilkesini temel alan ontoloji Georg Lukacs’ın Toplumsal Varlığın Ontolojisi’nde devam eder.

Prof. Dr. Doğan Göçmen

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak çalışmaktadır. Akademik öğrenimini Almanya’da ve İskoçya’da gördü. Sosyoloji, hukuk, iktisat gibi sosyal bilimler alanlarında ve felsefede öğretim gördü ve lisans, yüksek lisans ve doktora tezlerini yazdı. Adam Smith üzerine İngilizce bir kitabının yanında Modern Felsefe: Adam Smith, Hegel ve Marx adlı bir de Türkçe kitabı bulunmaktadır. Sosyal bilimler alanında Rusça, İngilizce ve Almanca da dâhil olmak üzere farklı dillerde birçok yazısı bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak pratik felsefe çalışmaktadır. Ahlak ve siyaset felsefesi alanlarında uzmanlaşmıştır. Hukuk, sanat felsefesi, epistemoloji ve ontoloji alanlarında da çalışmaları bulunmaktadır.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.