Sosyal bilimler kendi içerisinde bir mekaniklik, bir determinist tavır taşıyamaz. Çünkü sosyal disiplinler hiçbir zaman “kesin olur” gözlüğüyle dünyaya ve evrene bakmaz. Bu açıdan bu tarz arayışlar kendi içinde gelişim ya da gelişimin anahtarı olan değişimi ya da sistematiğini barındırır. Bu özellik onu zengin kılar ve tembellikten uzak bir fizik haline sokar. Kısaca Felsefe sosyal bilimlerin klasik davranışlarını sergileyerek kesinlikten ve olgusallıktan uzak durmaya çalışır diyebiliriz.

Bu bağlamda Felsefe sosyal bilimlerdeki yerini sorduğu sorular ve alamadığı yanıtlar ile belirlemiştir. (sorunsallarla uğraşması) Bu özelliği ile katı ve dogmatik unsur içermez. Çünkü dogmatizm bilme ya da kesinlik üzerine kuruludur. Ancak felsefe anlamadan ziyade çelişkili bilgelik üzerine kaygılı ve kaygan bir düşünce platformu sunar.

Aslı itibariyle felsefe bilinememezliği sorduğu sorulardan yola çıkarak başka bir soruya yönelmekte kullanır. Bu doğurgan yapısını kendi dinamiğine ve insana borçludur. İnsan ve felsefe bu birliktelikten dolayı sürekli değişerek karşılıklı etkileşimde bulunurlar ve birbirlerine kenetlenirler. Bu ilişkide insan ve felsefe değer üretir, değiştirir, boşluk doğurur, hayata dair sorun yaratır. Bu yüzden felsefe ilerlemeden ziyade ilerleyememenin verdiği tatminsizlik duygusuyla tetiklenir. Diğer bir deyişle; Felsefe cahillik ve bilgeliğin çelişkisinden fayda yaratmadır.

Felsefe, araç kullanmayı çok sever. Belirsiz bir amacı daha doğrusu süreklilik arz eden bir belirsizliği kullanır. Evreni türetirken doğası gereği bunun farkına bile varamaz. Elinde hiçbir şey yoktur. Bu açıdan insanın ve insana ait bilginin bilinememesini ve insanın kendinden hiçbir zaman hiçbir yerde kesin olarak söz edememesini de doğurur. Bu şudur aslında; felsefe insanı tanımlamaya değil onu biçimsizliğe sokmakta uğraşır ki bu onun metafiziğiyle ilgilidir. İşte bu aşamada felsefenin bir fenomen olduğu sonucuna varmak hiç de zor değildir. Çünkü o hiçbir kalıba giremeyecek kadar özgür ve sebepsizdir.

Felsefe kitaplaşmaktan kaçınan bir serüven gibidir. Olgularla yani tüm şeylerle savaş halinde olan felsefe ayrıca kendi içerisinde de bir savaş halindedir. Bu keşmekeş ya da düzensizlik onu yok etmez; aksine o yaşamsal varlığını buna borçludur. Savaşla ve kaosla beslenen bir canavardır.

Felsefe ne değildir?

Bu sorunun cevabını sık sık yinelesek de; aslında felsefe keskin bir tavır ya da fikir durağanlığını içermez. Unutulmamalıdır ki felsefi söylemler-savunular zor kazanılır fakat çok zor elde tutulur. Bu onun dinamik yapısından gelmektedir. (Felsefenin Dinamik Yönü) Her şey şeylere dönüşürken toplum sürekli değişirken doğal olarak felsefe de diğer toplumsal insani bilimler gibi yerinde saymayı sevmez. Sureti sürekli olarak değişir.(Felsefenin Başkalaşması) Fiziğini belirsizlikten alan bir sonsuzluğu anlatır durur.

Salt bir bağlayıcılık içermese de diyalektik, felsefenin içeriksel olarak zenginleşmesini ve fikri planda kendisini yenilemesine yardım eder. Felsefi literatürde Diyalektik süreç, sadece metodoloji açısından düşünülürse ancak bir araç olabilir. (Amaçların kutsanmadığı bir yerde (Felsefe de) araçlar bir önem arz etmez.) Bu noktadan sonra Felsefe için şunu söylemek mümkündür. Felsefi kaygı hiçbir zaman bir hedef ya da amaç koymaz; çünkü bu onun sonudur; bu onun tüm olgunluğunu ve zindeliğini alt üst eder. Amaçlar gerçekleştiğinde bir rahatlama ve doyum hali belireceğinden dolayı Felsefeyi bu saçma hengâmenin içine sokmak ve onu köreltmek çok yersiz ve talihsiz olacaktır.

Felsefe de sınır yoktur; aslı itibariyle her şeye karşı bir eleştiri içindedir.

Felsefi uğraşın getirilerinden biri eksiksiz ve mükemmel bir yargılama yeteneği sunmasıdır. Değer yargısı üretirken diğer yandan bu değer yargılarına karşı acımasızca saldırıya geçer. Değerlerin yerleşik kültür haline gelmesini istemez.

Üretim-tüketim faydasını ve toplumsal tözleri sarsıcı bir efekt ile sunar. Sonu olmayan bir birikimle hiççiliği (hükümsüzlüğü) önemser. Bu onun vazgeçilmez tetiğidir. Bir tavırdır; eleştirel kavrayışla ve şüphecilikle beslenen. Şüphecilik tam anlamıyla bir kritik yapma yeteneği ile onu sonsuzluğa taşır. Bu her şeyi kesin kabul etmenin ya da kolaycılığın öldürülmesidir. Üstün bir model, eksiksiz bir insan tasviri yapana değin sürer; davranışsaldır, soyuttur, kendisini dil olgusuyla tanımlar, tamamlar, görünür kılar.

Dil olgusu hariç sanat, felsefenin gelişmesini görsel anlamda estetize edilmiş şekilde bize sunar. Sanat yaratımları fikrin varlığını, gücünü bize ispatlar. Sanat felsefenin son görüngüsüdür; vücuda gelmiş bir fikirler beyanıdır. Surete bürünmüş halidir. Kendi içerisinde fikri değişimi, iç döküşleri, insanlığa ait her şeyi taşlara, duvarlara, kâğıtlara ve beyinlere işler.

Felsefenin, üzerine almış olduğu sorumluluklar içinde en ölümcülü; insan için tüm nesnelerin anlamını yeniden düşündürerek onlara yepyeni, dinamik bir biçim yüklemesidir. Bu tavır amaç-araç kısıtlaması gibi bir zorlamaya sığamaz. Çünkü belirleyicidir, etkendir, aktörü rutin olmayan meşgul yaratıcı ve diğer bir yönüyle hiçliğin uğraşını veren fiziktir. (Güçlü ve Üstün İnsan Öngörüsü) Bütün bu sayılan haller tekillikten başlar; ancak toplam faydaya ulaşmayı sürekli arzular. Bu onun başka bir tetikleyicisidir. Ancak her şey değiştiği için fayda da sürekli olarak değişir. Buradan hareketle felsefenin yersellikten-tarihsellikten kurtulması ve mekândan özgür olarak şekillenmesini kolayca anlayabiliriz.

Bireysel olgunluğu (öznel ahlakı ya da kişisel değer yargılarını) sağlar. Toplum bireylerden oluşur; üst yapıyı teşkil eder, bu aşamada felsefe alt yapıdan ziyade tümele doğru üst yapıyı etkilemeye alışıktır. Bu onun aşkın bir yönünün de olduğunu gözler önüne serer.

Sınır yoktur. Bilimsel bilgi (ya da belirli bir doğru-kural-yasa koyma) gibi bir amacı yoktur. Bu şekilsizliği ile kendi içinde kavgalı ve kendi kendini beğenmeyen bir yapıya sahiptir. Düzen fikri felsefeye ters bir yaklaşımdır; çünkü düzen fikri statik bir kurgudur, ardında fikri tembelliği, kolaylığı ve bağlılığı getirir. Bu onu çok yavan ve kısır yapar. Bu onu saçma sapan değerlere hapsetmektir ki buna asla felsefe denmez.

Sürekli yinelenen bu karşı duruşlar içinde felsefe, pozitivizme ya da olguların akliliği sorununa tamamen şüpheci şekilde yaklaşır diyebiliriz.

Olguları kabul edemez; çünkü şartlı bir refleksten ve şartlı bir doğrudan kaçınmalıdır, onları kesinlikle reddetmelidir. Olguları kabul etmemesi hiçbir zaman, hiçbir yerde nesnel doğrunun-olgunun-kurumun olmayacağı kaygısından kaynaklamaktadır. Sistematik olarak şunu savunur: Evet, göreli bilgi vardır, ancak bu savunular dönemin fikir ve değer yargılarından etkilenmiştir. Kısacası bu kabullenmeye karşı felsefenin, felsefe literatürünün otomatik olarak bir savunma mekanizması geliştirmesi önemlidir. Bu açıdan felsefi kaygının, isimleştirmeden, cisimleştirmeden, putlaştırmadan, kurumlaştırmadan uzak durması çok doğaldır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi her şeye hiçbir şey anlamında bakarak onu olumsuzlamaya çalışır ve onun değişeceğini ya da yok olacağını öngörür. Bu onun yok etmeye meyilli tarafını çok iyi vurgular.

Hiçlik, sonsuzlukla büyüyen-türevleşen insanüstü çabaları simgeler.
Felsefe, tutarsız olan düşünceler silsilesidir.

Can Murat DEMİR

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.