Voltaire, Dictionnaire Philosophique’te (1752 yılında başlamış, isimsiz olarak ilk kez 1764’te basılan sözlük, daha sonra gözden geçirilmiş ve genişletilmiştir) hicivde zirvedeydi. Bu kitapta, Kilise ortodoksisini “Rezil Şeyi Yok Edin” çağrısıyla ortadan kaldırmayı amaçlarken, deist2 olduğunu da açıklamaktadır.

Abbe
“Nereye gidiyorsunuz, Mösyö l’Abbe?” Abbe kelimesinin baba anlamına geldiğini biliyor musunuz? Baba olursanız devlete hizmet etmiş olursunuz; kesinlikle bir erkeğin yapabileceği en iyi hizmeti yapmış olursunuz; düşünen bir varlığın doğumuna sebep olursunuz. Bunda ilahi bir şey vardır. Ancak siz, sadece saçınızın kesilmiş olmasını, küçük bir yaka takmayı, kısa bir pelerin giymeyi ve maaşlı bir papazlık makamı beklemeyi sevdiğiniz için Mösyö l’Abbe iseniz, o zaman Abbe adını hak etmiyorsunuz demektir.

Eski keşişler, bu adı seçtikleri üstün kişiye vermiştir. Abbe, onların ruhani babasıdır. Aynı kelimeler farklı zamanlarda ne kadar değişik anlamlara gelebiliyorlar! Ruhani Abbe, birçok başka fakir adamın başındaki fakir bir adamdır; ancak o zamandan bu zamana fakir ruhani rahiplerin iki yüz, dört yüz bin frank gibi gelirleri vardır ve bugün Almanya’da muhafızlardan oluşan bir olayı olan rahipler vardır.

Yoksulluk andı içmiş bir adamın bu sebeple bir hükümdar olması! Zaten söyledim, bin kez daha söylemek zorundayım: Bu katlanılamaz bir durumdur. Kanunlar bu suiistimali protesto ediyor, din buna öfkeli ve gerçekten yiyeceği ve kıyafeti olmayan fakirler, Mösyö l’Abbe’nin kapısında gökyüzüne ağlıyorlar.

Ama ben İtalya’nın, Almanya’nın, Flander ve Bordo’nun Abbe’lerinin dediğini duyuyorum: “Biz neden zenginlik ve şereften nemalanmamalıyız? Bizler neden prens olmamalıyız? Hem zaten piskoposlar oldu bile. Onlar da bir zamanlar bizler gibi fakirdiler; kendilerini zengin yaptılar, kendilerini yükselttiler; hatta onlardan bir tanesi krallardan bile üstün oldu; bırakın da benzeyebildiğimiz kadar onlara benzeyelim.”

Beyefendiler, haklısınız. Toprağı istila edin; toprak kuvvetli adamlara aittir ya da ona el koyacak kadar akıllı adamlara aittir. Cehalet, hurafe ve sağlıklı düşünememe dönemlerinden mirasımızı yağmalamak için faydalandınız ve bizleri ayaklarınızın altına aldınız, belki de zavallıların özünden faydalanarak semirdiniz. Ama aklın günleri gelebilir korkusuyla ürperin.

Ateist, Ateizm
Beni bir havanda dövdürmekten menfaati olan ateist bir prensle işim olsun istemem. Eminim ki havanda dövülürdüm. Bir hükümdar olsaydım, beni zehirlemekten menfaati olan ateist saraylılarla işim olsun istemezdim; her gün rasgele panzehir içmek zorunda kalırdım. Bu yüzden prensler ve insanlar için üstün bir Varlık, bir Yaradan, bir Yöneten, bir Ödül dağıtan ve bir İntikam alan fikrinin akıllarına tamamen nakşedilmesi kesinlikle gereklidir.

Tüm bunlardan çıkarmamız gereken sonuç nedir? Ateizm, yöneten insanlarda bulunabilecek en canavar ruhlu şeytandır; saraylılar için de durum böyledir; hatta belki de yaşamları masumdur ama mevki sahibi insanları etkileyebilirler; fanatizmden daha az yıkıcı olsa da hemen hemen her zaman iyi ahlak açısından öldürücüdür. Hepsinin ötesinde, söylemek gerekir ki, bugün her zamankinden daha az sayıda ateist vardır, çünkü filozoflar fark etmiştir ki, tohum olmadan herhangi bir bitkisel varlık olamaz, tasarım olmadan da tohum olmaz vs. ve çürümüşlükten kusursuz tohum sağlanmaz.

Filozof olmayan geometriciler son gayeyi reddetmişlerdir ama gerçek filozoflar onları kabul eder ve ünlü bir yazarın söylediği gibi bir kateşizt,3 Tanrı’yı çocuklara takdim eder ve Newton O’nu bilgelere açıklar.

Eğer sorumlu olan ateistler varsa, ama ruhların paralı zorbaları, bizleri kendi hilekârlıklarıyla kendilerine karşı kışkırttıklarında, bazı zayıf ruhları Tanrı’yı reddetmeye mecbur bıraktıklarında, bu canavarların saygısızlık ettiği kimdir? Ne sıklıkta halkın kan emicileri, taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmiş halkı krala karşı ayaklanmaya kışkırtmışlardır!

Bizlerin özünden semirmiş adamlar bizlere ağlayıp, “kadına benzer birinin şu söylediklerine inanın; bir balık bir adamı yutmuştur ve onu üç gün sonra güven içerisinde tekrar ağzından çıkarmıştır ve sahilde şunu söylemiştir: Evrenin Tanrısı’nın bir Yahudi peygambere dışkı (Ezekiel) yemeyi emrettiğinden ve bir başka peygamberin iki fahişe satın almasını ve onlardan çocuk sahibi olmasını emrettiğinden şüphe duymayın (Hosea),” Bunlar saflığın ve gerçeğin Tanrısı’nın sözleridir: “Bariz şekilde iğrenç ya da matematiksel olarak imkânsız yüzlerce şeye inanın; aksi halde merhametli Tanrı sizi cehennemin ateşinde yakacaktır ve sadece milyonlarca, trilyonlarca yüzyıl için de değil, ebediyen, bir vücudun olsun ya da olmasın.”

Bu inanılmaz aptallıklar, zayıf ve ihtiyatsız akılları da bilge ve temkinli akılları olduğu gibi ayaklandırır. İlki der ki: “Eğer öğretmenlerimiz bize Tanrı’yı tüm varlıkların en hissizi ve en barbarı olarak tasvir ederlerse, Tanrı diye bir şey yoktur”; ama onlar şöyle söylemeli: “Öğretmenlerimiz Tanrı’ya tüm saçmalıklarını ve öfkelerini yüklediklerinden, Tanrı onların ilan ettiğinin tam tersidir, bu yüzden Tanrı, onların deli ve kötü dedikleri kadar bilge ve iyidir.” Bu, bilgelerin vermiş olduğu karardır.

Ancak eğer bir fanatik onları duyarsa, onları bir yargıca, bir üst rütbeli rahibe ihbar eder ve bu rahip, horgördüğü İlahi Majeste’den intikam aldığını ve ona benzediğini düşünerek, onları yavaş yavaş ateşte yakar.

İsa’nın Tanrılığı
Tanrı ve kutsal şeylerle ilgili kötü söz sahibi (küfürbaz) kabul edilen Socinians, İsa’nın ilahiliğini kabul etmemektedirler. Onlar, ilkçağ filozoflarıyla, Yahudilerle, Müslümanlarla ve başka milletlerle Tanrı-insan düşüncesinin canavarca olduğu hakkında, Tanrı ve bir insan arasındaki mesafenin sonsuz olduğu hakkında ve sonsuz, uçsuz bucaksız ve ebedi bir Varlık’ın dayanıksız bir vücudun içinde olmasının imkânsız olduğu hakkında iddialarda bulunmaya cüret edebiliyorlar.

Sezaryen Piskopos Eusebius’u kendi bakış açılarına destek amaçlı zikredecek kadar küstahtırlar. Ecclasiastical History (Din Tarihi) isimli kitabında, kitap I, bölüm II, her şeye kadir Tanrı’nın soyu olmayan ve değişmez doğasının insan biçimini almasının saçma olduğunu yazmıştır. Aynı şeyi söylemiş olan Rahip Justin ve Tertullian’ın Kilisesi’ni de zikrederler.

İsa’ya hiçbir zaman Tanrı demeyen ve kendisinden sıklıkla insan diye bahseden Aziz Paul’u de zikrederler. Küstahlığı, yavaş yavaş Hıristiyanların tam üç yüzyılı İsa’nın tanrısallaştırılmasına harcadıklarını ve bunu sadece insanları ilahlaştırmış olan putperestlere benzemek için yaptıklarını iddia edecek kadar ileri götürmüşlerdir. Onlara göre, İsa ilk önce sadece Tanrı’dan ilham alan bir insan olarak kabul edildi, daha sonraysa diğerlerinden çok daha mükemmel bir yaratıcı olarak kabul edildi. Bir süre sonra, Aziz Pavlus’un dediği gibi, kendisine meleklerin üzerinde bir yer verildi. Zaman içerisinde Tanrı’nın bir emanasyonu haline geldi. Bu yeterli değildi; zamanın kendisinden önce O’nun doğumunu sağladılar. Sonunda, Tanrı haline getirildi, Tanrı ile birlikte önemli kılındı.

Crellius, Voquelsius, Alexander Natalis, Hornebeck, Tanrı ve kutsal şeylerle ilgili tüm bu kötü söylemleri, bilgeleri şaşırtan ve zayıfları saptıran argümanlarla desteklemişlerdir. Bu doktrinin tohumlarını tüm Avrupa’ya saçan kişi, özellikle Faustus Socinus’tur; On Altıncı yüzyılın sonunda neredeyse üç yüzden fazla kolu olan yeni bir Hıristiyanlık mezhebi oluşmuştur.

İnanç
İnanç nedir? Gerçekten bariz olan şeylere inanmak mıdır? Hayır, bir Varlığın mevcudiyeti benim için barizdir gerekli, ebedi, yüce, zeki; bu bir inanç meselesi değildir ama akıl meselesidir. Benim iyilik ve erdemin kendisi olarak gördüğüm bu ebedi ve ilahi Varlığın benim iyi ve erdemli olmamı dilemesini düşündüğüm için herhangi bir kredi hak etmiyorum. İnanç, doğru görünen şeye inanmak değildir, aksine, bizim anlayışımıza göre yanlış görünen şeye inanmaktır. Sadece inanç sayesinde Asyalılar Muhammet’in yedi gezegene seyahatine inanabilirler, Tanrı Fo’nun, Vishnu’nun, Xaca’nın, Brahma’nın, Sammonocodom’un vücut bulması vs, vs, vs. Kavramalarını ikinci sıraya koymuşlardır, araştırmaktan korkmaktadırlar; ne kazığa geçirilmek ne de yakılmak isterler; derler ki: “İnanıyorum.”

Mucizeler
Bir mucize, kelimenin gerçek anlamına göre, takdire şayan bir şeydir. Aslında her şey bir mucizedir. Doğanın enfes düzeni, yüz milyon dünyanın milyonlarca yıldız çevresindeki döngüsü, ışığın hareketi, hayvanların hayatı, bunlar daimi mucizelerdir.

Kabul gören kavramlara göre, ilahi ve ebedi yasaların ihlaline mucize diyoruz. Varsayalım dolunay varken güneş tutulması olsun, ölü bir adamın kafasını kollarında beş mil boyunca taşıması gibi, işte biz bunlara mucize deriz.

Bazı doğa bilimciler, kelimenin bu anlamıyla mucizeler diye bir şey olmadığını iddia ederler ve işte aşağıda buna dair argümanlar bulunmaktadır.

Bir mucize, matematiksel, ilahi, değişmez, ebedi yasaların ihlalidir. Bu açıklamaya göre bir mucize koşullara aykırılıktır. Bir yasa aynı anda hem değişmez hem de ihlal edilir olamaz. Ancak, Tanrı’nın kendisi tarafından oluşturuldukları düşünüldüğünde şu sorulabilir: “Bir kanun, kanun koyucusu tarafından tadil edilemez mi?” Cevap verecek kadar cüretkârdırlar. Hayır, mutlak bilge Varlık için ihlal etmek üzere kanun yapmak imkânsızdır. Belki makinesinin düzenini değiştirebilir derler, ama sadece daha iyi işlemesi için; ancak açıktır ki, Tanrı olarak O, bu sınırsız makineyi yapabildiği en iyi şekilde yapmıştır: Malzemenin doğasından kaynaklanan bazı kusurları görseydi, bunlarla en başından ilgilenirdi, yani bundaki herhangi bir şeyi hiçbir zaman değiştirmezdi.

Ayrıca, Tanrı sebepsiz hiçbir şey yapamaz; peki o zaman neden geçici de olsa kendi çalışmasını bozar?

İnsanlık hatırına, onlara anlatılacaktır. Sonra onlar cevap verecek, en azından tüm insanların hatırına; tüm İlahi Doğa’nın tüm insanlık ırkı için çalışmasının değil de, sadece belli bazı insanlar için çalışmasının tasavvur edilmesi imkânsız olduğu için, ve hatta insanlık ırkı da esasen önemsizdir; sonsuzluğu dolduran tüm varlıklarla mukayese edildiğinde küçük bir karınca yuvasından çok daha önemsizdir. Sonsuz Varlık’ın, tüm evrenin hareket etmesini sağlayan o çok büyük düzenin ebediyen çalışmasını değiştireceğini hayal etmek olabilecek en saçma aptallık değil midir ve tüm bunları sadece çamur yığınındaki üç yüz ya da dört yüz karınca için yapacak olması?

Ama varsayalım Tanrı bazı özel lütuflarla küçük bir grup insanı seçmek istedi; her zaman ve her yer için kurduklarını değiştirmesi gerekir mi? Tabii ki böyle bir değişikliğe, böyle bir hercailiğe tüm yaratıklarına lütuf göstermek için gerek duymaz; onun lütufları onun tüm yasalarıdır. O, onlar için her şeyi öngörmüştür, her şeyi düzenlemiştir; geri almamak üzere doğaya bahşettiği güce boyun eğmeleri gerekir.

Neden Tanrı mucizeler gerçekleştirmelidir? Yaşayan birkaç varlıkla ilgili belli bir planı gerçekleştirmek için! O zaman şöyle derdi: “Ebedi yasalarıma ve ilahi emirlerime göre düzenlenmiş şu anki evrenle tamamlayamadığım bir plan var; ebedi düşüncelerimi, sonsuz yasalarımı, bunlarla yapamadıklarımı gerçekleştirmek için değiştirmem gerekiyor.” Bu O’nun zayıflığını kabul anlamına gelir, gücünü değil. Bu, O’ndaki en anlaşılamaz çelişki olurdu. Bu yüzden, Tanrı’ya mucizeleri yüklemeye çalışmak gerçekten O’nu aşağılamaktır (tabii eğer insanların Tanrı’yı aşağılayabilmesi mümkünse); O’na şöyle demektir: “Sen zayıf ve tutarsız bir varlıksın.” Bu yüzden, mucizelere inanmak saçmalıktır, öyle ya da böyle Tanrı’ya saygısızlık etmektir.

Zulüm
Zalim nedir? Yaralı gururu ve delice fanatizmiyle, prensleri ve majesteleri, onunla uzlaşmaktan başka suçu olmayan masum insanlara karşı kışkırtan biridir. “Küstah! Tanrı’ya ibadet ediyorsun, erdemlere dair vaaz veriyorsun ve onları uyguluyorsun; insanlara hizmet ettin ve onları rahat ettirdin, yetimlere ev buldun, fakirlere yardım ettin, birkaç kölenin acınacak bir hayat sürdüğü çölü mutlu ailelerin yaşadığı verimli bir araziye dönüştürdün ama beni küçümsediğini fark ettim ve sen zaten hiçbir zaman benim tartışma kitabımı da okumadın; benim adi bir herif olduğumu, G***’nin el yazısını unuttuğumu, ****’u yağmaladığımı biliyorsun, belki bunu tamamen açığa çıkaracaksın; seni engellemek zorundayım. Bu yüzden başbakanın günah çıkartan papazına ya da Podesta’ya gideceğim ve ağzımı büzerek ve başımı eğerek, Septaugint’in yedinci çevirmenlerinin hapsedildiği hücrelerle ilgili yanlış bir fikrin olduğunu; on sene önce Tobias’ın spanyel olduğunu iddia ettiğin köpeği hakkında, ki ben sana onun bir tazı olduğunu ispatladım, saygısızca konuştuğunu göstereceğim; seni insanların ve Tanrı’nın düşmanı olarak ihbar edeceğim.” İşte bu bir zalimin lisanıdır ve eğer bu kelimeler tam olarak onun ağzından çıkmamışsa da kıskançlık safrasının içine gömülü fanatizmin keskin kenarlarıyla kalbine kazınmıştır.

Jesuit Le Tellier, Cardinal de Noailles’e bu şekilde zulmetmiştir ve aynı şekilde Jurieu ise Bayle’e zulmetmiştir.

Fransa’daki Protestanlara zulmedilmeye başlandığında, I. Francis, II. Henri ve II. Francis onları beklerken yalan söylememiştir, onları tasarlanmış bir delilikle silahlandırmamıştır, bu talihsizleri intikam almak için ateşe atmamıştır. I. Francis, Düşes d’Etampes ile çok meşguldü, II. Henry yaşlı Diane ile meşguldü ve II. Francis zaten çok gençti. Bu zulümleri kim başlatmıştır? Yargıçların önyargılarını kuvvetlendiren kıskanç rahipler ve bakanların politikaları.

Eğer krallar kandırılmasaydı, eğer zulmün elli sene sürecek iç savaşa sebep olacağını ve milletin bir yarısının diğer yarısını katledeceğini öngörmüş olsalardı, yakılmasına izin verdikleri kazıkları gözyaşları içerisinde söndürürlerdi.

Merhametli Tanrı! Eğer bir insan, sürekli senin eserlerine zarar vermekle meşgul, habis bir varlık olarak tasvir ediliyorsa, o bir zalim değil midir?

Teist / Tektanrıcı
Bir teist, üstün bir Varlığın var olduğu konusunda kesinlikle ikna olmuş bir kişidir, aynı şekilde, O’nun güçlü olduğu kadar iyi olduğuna da inanmaktadır; bu Varlık tüm düşünen, hisseden, büyüyen ve genişleyen varlıkları yaratmıştır ve tüm türlerin devamını sağlamıştır, suçları zalimleşmeden cezalandırmıştır ve erdemli hareketleri nezaketle ödüllendirmiştir.

Teist, Tanrı’nın nasıl cezalandırdığını, nasıl koruduğunu, nasıl bağışladığını bilmez, çünkü Tanrı’nın nasıl davrandığını bilmesiyle övünecek kadar ihtiyatsız değildir ama Tanrı’nın davrandığını ve insaflı olduğunu bilir. Tanrı takdiri konusundaki zorluklar onun inancını sarsmaz, çünkü onlar sadece büyük zorluklardır ama tersini kanıtlamalar değildir; etkilerinden ve dışta kalan olaylardan sadece bazılarını anlayabildiği halde Tanrı takdirine kendini adar ve gördüğü şeylerle görmediği şeyleri yargılar ve bu Tanrı takdirinin her yere ve zamana ulaştığını düşünür.

Evrenin geri kalanıyla birlikte bu prensiple bütünleşerek, birbiriyle çelişen mezheplerden hiçbirini benimsemez. Onun dini en kadim ve en yaygın olandır, Tanrı’ya en sade ibadeti dünyanın tüm sistemlerinden öncelikli tutar. Milletler birbirlerini anlamazken o, tüm milletlerin anladığı bir lisanı konuşur. Pekin’den Cayenne’e kadar kardeşleri vardır ve kardeşleri arasındaki tüm bilge kişileri sayar. Dinin anlaşılamaz bir metafizik düşüncesinde veya kibirli bir gösteride değil ama ibadet ve adalette oluşacağına inanır. İyilik yapmak onun ibadetidir; Tanrı’ya boyun eğmek onun öğretisidir. Müslümanlar ona anlatır: “Eğer hacca gitmiyorsan kendine dikkat etmelisin!” Fransizkan mezhebine mensup bir rahip der ki: “Yuh sana, eğer ki Lady of Loretto’muza bir yolculuk yapmıyorsan!” Loretto ve Mekke’ye güler geçer ama ihtiyacı olanlara yardım eder ve mazlumları savunur.

İyi Ahlak
İyi ahlak nedir? Komşuna iyi davranmaktır.

Ne, sen sadece komşuna faydalı olanları mı iyi ahlaklı olarak kabul ediyorsun? Doğru ama diğerlerini nasıl olur da kabul edebilirim? Bizler toplum içerisinde yaşıyoruz; bu nedenle, toplum için iyi olmayan hiçbir şey bizim için iyi değildir. Bir münzevi, ölçülü ve dindardır; sert hayvan kılından yapılmış gömlek giyer; peki, o bir azizdir ama eğer başka birilerine faydası dokunacak iyi, ahlaklı davranışta bulunursa, ben ona o zaman iyi ahlaklı derim…

İyi ahlak insanlar arasında bir nezaket alışverişidir; bu alışverişte yer almayan değersizdir. Eğer bu aziz dünya üzerindeydiyse, orada şüphesiz ki iyilik yapmıştır ama yapmadığı sürece, dünyanın ona erdemli/iyi ahlaklı dememek için geçerli sebebi vardır.

Voltaire, Felsefi Sözlük, çevirmen Peter Gay, cilt I, s. 57-8, 103-5, 240-1, 275; cilt II, s. 392-3, 418-19, 479-80, 495-6. Basım 1962, Basic Books Inc.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.