Aracını park edip bir sigara yaktı. Gençlik yıllarında gezindiği Silifke’ deki taş köprüyü anımsadı. ‘Ne de güzel günlerdi!’ diye iç geçirdi Bilge. Bilge ve arkadaşları bu köprünün korkuluklarını geçer ayaklarını sarkıtırlardı azgın Göksu Nehri’ ne… Bu öylesine güçlü bir nehirdi ki, köprünün yorgun, yosun tutmuş kolonları acıyla inlerdi suyun gücü karşısında.

Bilge, alkolün de etkisiyle, denizin ortasında bir tekneye sere serpe yayılmış gibi hissediyordu. Nehrin homurtuyla akışını izlerken “Deniz çok güzelmiş” dedi kıkırdayarak.

Köprünün pas tutmuş korkuluğuna yaslandı Bilge. Ciğerlerinde biriktirdiği dumanı eski günlerdeki gibi üfledi ve ”Devam etmeliyim,” dedi. Bütün ağırlığıyla yaslanmışken korkuluklara, bedenini geri çekmekte zorlandı. ”Yoruldum” diye iç geçirdi.

Son günlerde iyi hissetmiyordu. Yürümeye devam etti. Karşıdan karşıya geçerken duraksadı ve tereddüt etti; zihninde beliren sayısız olasılığı düşündü. ”Hayır, hayır! Şimdi olmaz, zaten çok kalmayacağım, biraz daha dayan.”

Lanet bir uğultu üzerine doğru geliyordu. Boşa geçirilmiş hayatını düşündü. Nesneler parlamaya ve canını yakmaya başladı. Gözleri bu tarifsiz şey karşısında kısıldı ve yenik düştü. Kendi etrafında yarım tur döndü, bir şeylere tutunmak istercesine bedenini ileri doğru ittirdi ve ne yazık ki yere düştü. Neye uzansa boşluktu artık. Her şey parlıyor ve dönüyordu. Yön duygusunu kaybettiğini hissetti. Bu yıkım ilk kez böylesine sert gelmişti. Sıcak asfaltın üzerinde, bedenine ve ruhuna yabancı bir şey onu eziyordu. Zaman duygusunu yitirmişti. ”Lütfen, lütfen güzel ben, ayağa kalk,” diye fısıldadı kendisinin dahi duyamayacağı bir kısık sesle. Sahip olduğu tüm yaşanmışlıkları bu sıcak asfaltın üzerinde yeniden yaşıyordu.

Çizim: Melek Ulutaş
Çizim: Melek Ulutaş

Korna ve öfkeli şoför nidalarını, uzaklardan gelen anlamsız bir sinek vızıldaması gibi duyuyordu. Başını dizlerine yaklaştırdı, elleriyle sıkıca kapattı kulaklarını. İleri geri sallanarak çekip çıkartmak istiyordu benliğini bu çirkin cinnetin içinden. ”Nerede hata yaptım?” dedi. Ne bir arkadaşı, ne bir çocuğu, ne de bir sevgilisi vardı. Küçük savunmasız bir bedenin içinde inleyerek, ”Neden ben?” diye sızlandı. Bedeni ısınmaya başlamıştı. Beyninin eridiğini hissettikçe daha da bastırdı avuçlarını kulaklarına. Eğer beynine yeteri kadar basınç yapabilirse, içine düştüğü bu cehennemden kurtulabileceğine inanmak istiyordu. Tahammül edemeyeceği bir acıyla bükülüyordu beyni, başını geri ittirip saçlarını çekti ve acıyla yoğrulmuş bir çığlık attı.

Etraftaki insanlar yardımına koştuğunda bir beton kadar hareketsizdi. Onu alıp yol kenarında bir gölgeliğe getirdiler. Gömleğinin ilk iki düğmesini açıp başından su döktüklerinde kendine gelir gibi oldu. Yavaşça araladı gözkapaklarını. Orta yaşlı bir kadın: ”Ambulans çağırdık, iyi misin, neyin var?” gibi sorularla şokun etkisini sağaltmaya çalıştı. ”İyiyim ben, bırakın gideyim,” dedi kimsenin duymayacağı bir şekilde. Aslında konuşamamıştı, sadece dudakları birkaç kez açılıp kapanmıştı. Nihayet sağlık görevlileri geldi ve Bilge’yi sedyeye yatırıp ambulansın içine taşıdılar. İlk kez binmişti bu araca. Görevli memur adını öğrenmeye çalıştı, geçirdiği krizle ilgili birkaç soru sordu. Bilge ise yanıtsız kalarak bir şeyler demek istercesine ağzını açıp kapattı.

O an, kim olduğunu unuttuğunu anladı ve konuşacak bir şeylerin kalmadığını… Doğru sesin, dilin hangi hareketiyle çıkacağını bilmiyordu, geçmişine dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Bedeni ve organlarıyla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Bu beden içinde bir yerlere kapatılmıştı ve sahip olduğu tek şey bilinmezlikti.

Yanağından süzülen bir damla gözyaşıyla akıp gitti tüm umutları.

Varlık E.

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.