Beni dindar insanların topluluklarında, yayın organlarında gören dostlarım,”zaten biliyorduk, dine kayacağını; “gönül” “gönül” diye diye, sonunda vardın, varacağın yere” diye takılırlar. Suçlayanları da vardır. Gericiliğe hizmet ettiğimi söyleyenleri de.

Galiba, insanın en yakınları, onu en az anlayanlardır. Yıllardan beri anlatmaya çalıştığım gönlü, en yakınımdaki dostlarıma anlatamadım. Bilimle, hakikat aşkıyla olan ilgisini duyuramadım. Elbette, henüz, “gönül” kavramının felsefi çatısını çatmış değilim. Ben gönlü, okuyarak, salt düşünerek ortaya koymak istemiyorum. Yaşayışımdan devşirmek istiyorum. Zamana ihtiyacım var. Üzerinde çalıştığım filozoflar ve onların sorunlarının ardında bu temel kavram var: Onu sömürmek, duygusal yapışkanlığın, mistik karartmaların sığlığında yitirmek istemiyorum. Yol çok uzun: Derin bir kültür geçmişinden gelip, bitimsiz bir geleceğe gidiyor. Benim yolculuğumsa ömrümle sınırlı. Ölünce gönül araştırmaları bitmeyecek. Benden sonra ölecek arkadaşlara emanettir gönül. Bu topraklardaki hayatın, bu hayattan çıkacak felsefenin çekirdeğidir.

Arayışlardan oluşan hayatımda, hiçbir dersimde gönülden söz etmedim. Bunu ucuz ve kolay bir yol alarak görüyorum. Gönülü bağlantılı olduğu diğer alanlarda sorguluyorum.

Yolculuğumun başlangıcı olan çocukluğum dindar bir çevrede geçti. Annemin babası bir cami imamı, babamın babası tarikat mensubu (galiba “nakşibendi”!) bir dervişti. Bunun yanında amcam ve babam, subaydılar; dayılarımdan eleştirel bakabilmeyi öğrendim. Üzerimde dinin baskısını duymadım hiç; yaşım ilerledikçe sorunun büyük ölçüde dinin anlamını kavrayamayan sığ, aç gözlü, yaşamdan korkan dindarlardan kaynaklandığını gördüm.

Din, bu topraklardaki kültürü anlamada kesinlikle anlaşılması, yorumlanması gereken bir kültürel ögedir. Ondan gelen”ilim”i anlamadıkça, bugünkü Türkiyeli insanı, o insanın bilimle, teknolojiyle olan bağını anlayamazsınız. Arapça kaynaklara inememekle birlikte, islam düşünürlerini, onların Yunan kültürüyle olan ilgisi üstüne düşündüm, yazdım, düşünmekteyim.

Arayışımda her düşünceden insanla yakınlaştım. Beni dinlemek isteyen dinli dinsiz her ortamda konuştum. Çok saygın ilahiyat eğitimi almış dostlarım oldu. Onlardan öğrenmekteyim. Ama ben her zaman dindar biri olmadığımı, onların yüzüne açık açık söyledim ve eleştirimi eksik etmedim.

Din gönül sahibi olmaya giden yollardan biridir. Bilim de öyledir, sanat da. Gönül hiçbir yolun tekelinde değildir. Gönülden nasibini alamamış, dünyevi hesaplara gömülmüş nice dindar, benim bu samimi bilme aşkımı sömürmeye kalkmış, beni ” kendilerinden” göstermeye çalışmıştır. Dinli olsun, dinsiz olsun gönülün sesini duymamışlardan olamam ben. Bundan dolayı hiçbir siyasi partinin, inanç grubunun adamı olmadım. Gönül yolcularına katılabilirim ama yalnız biri olarak. Ben, bir bilgi sosyoloğu Almanın dediği gibi, “özgür yüzen düşünürüm”. Ustalarım arasında Marks ve Freud vardır, Nietzsche vardır; Max Scheler vardır; Santayana vardır, M. Polanyi vardır, Popper vardır; Kierkegaard, Jaspers, Gabriel Marcel, Heidegger, Levinas, Derrida, Deleuze vardır. Elbet halk şiiri, divan şiiri, destanlarımız, masallarımız, şarkı ve türkülerimiz durur yüreğimde. Türkçem durur. Bir hocama Paris’teki bir konuşmamın ardından (“Gülümseyen Felsefe” başlıklı bir konuşma idi!) Şu dörtlüğü yazıp yollamıştım: Konuştu dinledik, yazdı okuduk Ya bizim ne yaman özümüz vardır Sevgi tezgahında kavram dokuduk Batıya söylenir sözümüz vardır.

Dini, tüccarlardan, iki yüzlülerden, çıkarlarının batağına saplanmış çirkin insanlardan kurtarmak gerek. Bunu hem hıristiyan hem müslümanlar için söylüyorum. Kafalarındaki terörü dinle meşru kılmaya çalışıyorlar. İşte Bush. İşte İsrail. İşte terör uçurumuna düşmüş sözde müslüman. Bu toprakların gönlü! Sen Atatürk gibi bir arayan, yiğit insan çıkardın. Nasıl umudum olmaz sana!

Ekim 2004, İstanbul
Ahmet İnam

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.