varlik-hiclik-felsefehayatt

Her şeyin anlamını arıyordum doğduğum günden beri. Kendi benliğimin, kendi varoluşumun temel nedenini. İnsan çok sorgulayınca galiba deliriyordu bu hayatta. Bende çok sorgulamıştım. Bir zamanlar hep bir uçurum kenarında hayata tutunmaya çalışan bir çocuktum ama sonra tutunmayı bırakıp bir boşluğa düştüm. Düştüm ama yine yarım kaldım. Bu hikâyeyi bitiremedim. Bedenimin çektiği acıları hafifletemedim. Yüzümü hayatın çizgilerinden saklayamadım. Öyle bir oyun oynadım ki hayatla, ne olduğumu bilmiyordum. Düşe kalka bu oyunda sağ kalmaya çalışıyordum. Ne delilikti bunun anlamı ne de yaşamaktı. Belki de çok ölmek isterken tanrının bana verdiği cevap yaşamaktı. Bedenimim acılarını duymayan bir tanrı vardı karşımda. Sonra ona inanmayı bıraktım. Oysa her sabah pencereden bakıp hayatın anlamını yüksek binaların arasında büyümeye çalışan bir ağaçta arayan ben bir türlü cevap veremiyordum kendime. Ruhumu kemiren varlık beni yoklukla hiç bir zaman sınamadı. En iyi bildiğim şeydi belki de yokluk ama tanrı varlığımı reddettiğimi kabul etmiyordu. Ama ben kabul ediyorum ki artık ben hayatın biricik anlamını, her sabah kalkıp yeniden başlama umudumu çoktan kaybetmiştim. Suç’u kendimde buluyor ve bu suç’un bedelini varlığımdan almaya çalışıyordum. Hayat iki bilinmeyenli denklemdi benim için benim ilk bilinmeyenim varlığım diğer bilinmeyenim ise bedenimdi. Varlığımı anlamıyordum neden var olduğumu sorguladıkça sanki yaralarım dökülüyordu ortaya. Zaten hiç bir zaman bedenimle yaptığım hesaplar ruhuma uymadı. Ya bir beden büyük geldi bana hayat ya da bir beden küçük. Galiba bu hesapta da ve bu denklemde de cevabını bulamadığım tek şey, anlamlandıramadığım tek sözcük bedenimdi. Bedenim neden bu dünyaya ait bir elbise dikiyordu ki kendine. Oysa şu ana kadar giydiğim bu hayat elbisesi bedenimin acılarını saklamıştı sadece. Bedenimse o elbisenin altında inanılmaz acılar çekiyordu. Hayatı bedenime giydiren tanrı bir yerde hata yaptı bana. Bunu kesinlikle biliyorum artık. Oysa tanrının şımarık bir çocuğu değildim. Sadece “olmak” istememiştim ama o bana bunu fazla gördü ve hayat elbisesini giydirdi acı çeken bedenime. Şimdi bu bilinmeyenli denklemin içinde bilinmeyenler beni yok edecek mi diye bekliyorum. Düşünmekten bile korkar oldum. Hiçbir şey hissetmeyen zayıf bir ruhum var. Kanayan yaralarım ve olamışlıklarım var. Ben varım ve benim içimde acı çeken benden öte bir ben. Hayatı bulaştırmamalıydım yüzüme çok hata yaptığımın farkındaydım. Artık ölüme bile tahammülü kalmayan bir beden var üstümde taşıyamıyorum çok ağır geliyor bana.

Peki ya bilinmeyenli denklemim?
Acılarım?
Bedenim?

Onlara bir cevap bulamayan ben nasıl hesap verebilirim kendime. Ne yapmalıyım?
Ya da artık bırakmalımıyım bu bilinmeyenli denklemin cevaplarını aramayı?
Her şey öyle bilinmeden mi kalsın. Kendime cevap verebilsem, ah sadece bir cevap…
Hayır, asla bir cevap veremeyeceğim biliyorum.

Yazmakta acımı hafifletmiyor. Kelimeler bile beni öldürüyor. Oysa yazmaya inanmıştım, yazarak acılarımın hafifleyeceğini sanmıştım. Şimdi biliyorum ve farkına varıyorum ki sandıklarım hiç bir zaman ama hiç bir zaman olamayacaklarım ve cevaplayamayacaklarımdan ibaretmiş. Bir gün belki her şey gibi yine bir uçurumun kenarında kendimi bulacağım ve hayatta o hep “sandıklarım”ı da yine kendimle birlikte bir uçurumun kenarından atıyor olacağım. Belki bu bilinmeyenli denklemin cevabını da varlığımı yok ettiğimde bulacağım. Artık şuna inanıyorum ki insan ölmeden yaşamanın anlamını asla bulamaz. Ben de ölürken bulacağım bu cevaplarımın anlamını.

Evet, bende ölürken.
İşte o zaman tanrıya sesleneceğim:
“Sana ihtiyacım yok sevgili Tanrım” diye.

 

Sonya Bayık

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.