Çocukluğumun gözde şüphelisi ‘ben’dim. Kendime biçecek roller aramaktı işim, etkisi altında kaldığım nice koku, tat ve görüntüler oluşmuştu. Hayat yüklü bir nesneydim, düşünürken başkasının aklıyla, fikirlerimi kendim sanmaktaydım, gece olunca yer yatakta her gün kâbuslu rüyalar görmekti işçiliğim. İnandırılmaya çalışıldığım her şey beni esir alıyordu, gece olunca bastıran ‘kendim’ daha fazla dayanamıyor ve intiharı gerekçe görecek rüyalarla uyandırıyordu ‘ben’i.

Korkularla betimlenmiş bir çocukluk devresiydi, görünmeyenler bir yana, görünür korkularla da ‘ ehlileştirilme /evcilleştirilme/şartlandırma’ ya maruz bırakılıyordum.

Sakallı amcaların huzur verici bakışları çocuk ‘ben’ de korku dolu ‘hikâyeler’ ile son buluyor, onların rahipliği övülüyor ve kutsal bakışlarından ‘nazar’ görkemli/ihtişamlı bedenlerinden ‘medet’ ler murad ediliyordu.

Koyu karanlık bir çağda kurbanlık törenlerinin şekli değişmişti, ekolojinin (Kozmik) yapının ortak işçiliği ile tasarlanmış ihtişamlı varoluşa armağan edilen ‘’insan’’ koyu cehaletin eline terk ediliyordu.

Gündelik hayat çocuksu bir zevkti benim için, hayat yaşamak kadar tatlıydı. Tanıştığım bir varlıktım kendimle, dıştan gelecek olan her müdahaleye açık, savunmasız bir varlık.

Korku Dede/Tanrı hayatıma yerleştirilene kadar hayatım/çocukluğum huzur içindeydi. Sonra beni Korku Dede / Tanrı ile hep ürkütüyor ve tehdit ediyorlardı. Onu düşünmeye sevk ediyorlardı, ancak onu düşünmek kifayetsiz bir beklentiydi. Düşündükçe ‘ben’ liğimizi bizlerden sömüren O ‘dev cüsseli hayalet’ kimdi? Huzursuzluğumun kaynağı olan bu ‘Korku Dede’ kimdi? Çocukluğumu ellerimden alan bu hayaletin gücü ne kadardı?

Tarifi imkânsız bir korkunun inşasını zihnime temellendiriyorlardı, o her yerden gören bir gözdü. Müdahaleci ve seviciydi. Yegâne çelişkili ikiliğin/dualitenin adıydı. Kaos olması gerekiyordu, onu düşünmekten ‘kendim’ olmaya zaman bulamıyordum. Hayatımın kördüğümü bu ‘baş belası’ kimdi?

Çocukluğumu öldürdüler nihayetinde, yaşamak ‘imtihan’ oldu. Ben ise öğrenci oldum. Her yerde gören gözün varlığı tarafından korkutuluyor ve yine onun şefkatine sığınıyordum. Gören göz, duyan kulak, korku verici ‘Şeytanlara’ ve ‘Cinlere’ iyiliksever ‘Melekleri’ ile büyük ordulara sahipti. Ben ise yapayalnız bir spermin işlenmiş hali insandım, öyleyse gören göze secde etmeliydim.

Yeryüzünü o yaratmış ve bizler ise onun sınava koymak için var ettiği varlıklarıydık. O her şeyi duyar ve kayıt altına aldırır hesabını çok kötü bir şekilde sorardı. Yediğimiz, içtiğimiz insana göre ne varsa ‘korku dedenin’ bize sunduğu imtihan için ikramı/nimetiydi.

Şartlanmışlığın ve evcilleşmenin her boyutunu radikal bir şekilde yaşamaya başladım. Kendimi çok zorlamış olmalıyım, en sonunda ‘epilepsi’ nöbetlerine kadar uzanan bir serüven ile devam etmişti.

Okuyordum her önüme geleni. Okumak mı, yutmak mı bilemiyorum? Bilmeye muhtaçtım bilmek beni rahatlatıyordu, bildikçe genişliyordum, perspektifim genişliyor, olaylara bakışım değişiyordu. Bunca yıllık sessizliği bozuyordum artık, içimde volkanik yanardağ etkisi yapacak olan güne kadar okuyordum her şeyi. Sonsuzluğun sahibini değil, ‘’sonsuzluğun sahiplerini bulmuştum’’ bu sahipler bizlerdik yani ‘her şey’ dik.

Girift bir yol çizilmişti önümüze, ancak akılla yol almaktan başka çare yoktu, fakat bu yol akla düşmandı. Çünkü ‘şeytan’ aklına uymuştu ve Tanrıya asi olmuştu. Şimdi bende aynı yola girmiştim ve yeryüzünün ‘korkuluğuna’ asi olmuştum. Kutsal olan bütün kitapları okudukça ve anladıkça buluyordum ‘kim’ olduğumu. Kutsal kitaplar insan elleri ile yazılmış ‘alegori’ ve betimlemelerle süslenmiş ‘politik’ kitaplardı.

Deniz kenarında esrarlı bir kafa ile düşünürken bir gün, bütün bilgi hazinem ile tekâmül gerçeğinden başka bir gerekçe bulamadım varoluşuma dair. Fakat çocukluğum ölmüştü artık, ben genç bir yaştaydım ve çok yorulmuştu zihnim onunla.

‘’Gün Yıldızı’’ veya ‘’Sabah Yıldızı’’ doğmuştu artık üzerime ve ben ‘’Cennetten kovulmuştum’’ artık çok geçti ‘korku dedenin’ hiçbir etkisi kalmamıştı üzerimde.

“Lucifer” kelimesi “Işık Getiren” anlamında kullanılıyordu Latincede ve böyle doğuyordu.

Yıllar süren bir birliktelikti zihnimde onunla paylaştığım hayat. Ayaklarımın kayacağı günler yakındı, huzur isyandaydı. Ve ben isyanın kapılarını çaldım bir gece, içeri girdiğimde yalnız ‘ben’ vardım.

Sırtımdan attığım tonlarca yük benim ayaklarımı yerden kesmişti, öyle bir vadiye düşmüştüm ki, artık sonsuzluğun zevkini ‘korkusuz’ tadıyordum.

Hiçliğin Mimarı

1 Yorum

  1. Düşüş’ün ve Lusifer’ın hatta cennetin alternatif yorumları için Kasyoya Deneyi verilerini tavsiye ediyorum;

    Alternatif bi yorum için;
    “Kasyopya deneyi”, “bringers of dawn (şafağı getirenler-pleiades bilgileri)” ,ve “RA material (Ra bilgileri)” okunabilir; Kişisel ve subjektif yorumumuz ama Bugünlerde dünyada metafizik vb. içerik olarak en değerli bulduğumuz ve yorumladığımız kaynaklardır;

    Yine özür dilerim, okuyup inceleyip perspektifini dışlamış ya da benimsememişte olabilirsiniz, Karanlık ya da gerçekdışı bulmuş olabilirsiniz, Bu metodolojiyi, kanallık metodolojisini benimsemiyor olabilirsiniz, vb. bi çok şeyde olabilir ve Bu benim kendi kişisel ve subjektif yorumum sadece ve yine de özür dilerim,

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.