marilyn2Jimmy Dean’e aşık olduğumda oniki yaşındaydım, Prens Andrey’e tutulduğumda ise onaltı.. Jimmy Dean’e aşık olduğumda o ölmüştü (1950’lerde Amerikan filmleri Türkiyeye üç dört yıl gecikmeyle gelirdi). Prens Andrey ise zaten hiç yaşamamış, Leon Tolstoy’un kaleminde hayat bulmuş hayali bir roman kahramanıydı.

Bu bilgileri siz okurlara neden verdiğimden emin değilim. Büyük ihtimalle, Marilyn Monroe hakkında yazmam istenen yazıya (katiyyen kendim gönüllü olmadım) nasıl başlayacağımı bilemememdendir. Ya da Marilyn Monroe deyince aklıma ilk gelen düşüncenin ‘ölüm’, ikinci gelenin ise ‘hayali hayat’ olmasıdır. Onu öldükten sonra tanıdım… Hayır, hiçbir zaman tanımadım onu, nereden tanıyacağım? Hakkında yazılanları o öldükten sonra okudum, demek daha doğru. Hakkında yazılanları , ‘ölmeden önce’ ve ‘öldükten sonra’ olarak ayırmak mümkün ise de, bu iki kategoriyi birbirinin tersi ama bir yandan da birbirinin devamı olarak tanımlamak da olası. Yaşadığı, ilk ünlendiği, çok ünlendiği, dünyanın bir numaralı seks sembolü haline geldiği dönemlerde bu kadın benim ilgi alanımın tamamen dışındaydı. Ölmüş bir Jimmy Dean’in kalbimdeki yerini Marlon Brando (‘Baba’ dan çoook çok önce, internetten ‘İhtiras Tramvayı’na bir göz atın), Paul Newman (bütün eski filmlerini izleyin), Elvis Presley (kim olduğunu açıklamam gerekiyor mu? Eyvah!) The Beatles (Son Olimpiyatları değil, ilk konser çekimlerini dikkate alın) gibi yaşayan yakışıklılar almıştı.

Günümüz gençliğine, ‘gazete bile okumuyorlar’ diye dudak büktüğüme bakmayın, Amerika’da yaşadığım ilkgençlik yıllarımda ben de gazete filan okumazdım. Her hafta ya da her ay heyecanla alıp okuduğum dergiler ise Screenplay, Photoplay, Motion Picture, Screen Stories gibi hiçbir ciddiyeti ya da sinemasal değeri olmayan magazin türü dergilerdi. Bu dergilerde Marilyn’in, uçuk sarı saçlı, kara kaşlı, kıpkırmızı dudaklı, bol memeli, uzun bacaklı resimleri olurdu, o sırada kiminle çıktığı (‘birlikte olmak’ gibi bir deyim Amerika’da bile yoktu) ya da kiminle evlendiği, kimden boşandığı falan yazıyordu mutlaka ama, ben o sayfaları okumazdım. Dedim ya, kadın ilgi alanım içinde değildi. Elisabeth Taylor’a, Jean Simmons’a, Natalie Wood’a özenirdim belki ama Marilyn Monroe’ya özenmek derli toplu, okuyan yazan bir kızın aklından bile geçmezdi.

Etekleri havaya uçtuğunda donunun göründüğü bir film sahnesinin resimleri gazetelerde çıktığı için (o zamanlar tweeter filan yok tabii) ünlü beyzbol yıldızı Joe Di Maggio’nun onu boşadığını olaydan çok sonraki bir tarihte öğrendim yanılmıyorsam. Ama ‘aptal sarışın’ın Amerikanın o sırada yaşayan en büyük oyun yazarlarından biri olan Arthur Miller ile evlendiğini ne zaman öğrendiğimi çok iyi hatırlıyorum: Televizyon haberlerinden! O yıl hem liseye başlamış, hem de tiyatroya merak salmış olduğumdan Miller’in Satıcının Ölümü’nü yazan bir dahi olduğunu, ve kızıl dudaklarını büzerek dünya aleme dergi kapaklarından öpücük gönderen, oyunculuktan ise hiç nasibini almamış bu sahte sarışın seks bombasının o dahiye hiç layık olmadığını gayet iyi biliyordum. Gayet iyi biliyordum çünkü televizyon ekranlarında bu evlilik haberini verenler kaşlarını kaldırıp omuzlarını silkiyor, ‘aktris Marilyn Monroe’ derken dudak büküyorlardı. Üstelik o sırada Arthur Miller bir kahramandı. Ünlü McCarthy soruşturmalarında dik durmuş, sorguya çekildiğinde kimsenin adını vermemiş, derken söz konusu soruşturmaları konu alan Cadı Kazanı adlı bir oyun yazmıştı. Monroe ile evlendiğinde bu eserin yeni bir gösterimi için provalar başlamıştı.

“Edebiyata çok meraklıyım. Dostayevski’nin Karamazov Kardeşleri’nde oynamak istiyorum. Kardeşlerden birini değil..çünkü onlar erkek, ben Gruşenka adında bir kızı oynamak isterim.”

Bütün zamanların en çok alay konusu olan cümlelerinden biriydi bu herhalde. “Yatakta üstümde Chanel Number Five’dan başka bir şey yoktur.” cümlesi dünya çapında erkek milletini nasıl deliye döndürdüyse, “Dostayevsky” diye başlayan bu cümle de ünlü Rus yazarın adını duymuş duymamış herkesi güldürdü.

Çünkü o sıralar Marilyn Monroe adlı aptal sarışın herkesin alay konusuydu.Kimse onun anasız babasız büyüdüğünü, annesinin akıl hastanesinde yattığını, babasının kim olduğunu bilmediğini bilmiyordu. Bilinen şeyler ise, ona buna çıplak poz vermiş, onun bunun koynuna girerek şöhretin kapılarını zorlamış, üne kavuşmak için kullandığı erkekleri bir tekmeyle savurmuş, hayasız, terbiyesiz bir kadın olduğuydu. Üne kavuştuktan sonra ise, Laurence Olivier gibi dünya çapında bir aktörü saatlerce sette bekletmiş, iki kelimelik bir repliği 29 defada ancak söyleyebilmiş, birlikte çalıştığı yönetmenlerin korkulu rüyası olup birlikte oynadığı herkesi deli etmiş, koskoca Clark Gable’i kalp krizine sürüklemiş kabiliyetsiz bir oyuncu müsvettesi olduğuydu. Kocasının burnunun dibinde Yves Montand ile sevişmiş, üstelik film çekimleri biter bitmez, fransız şarkıcı tarafından epeyce aşağılayıcı sözlerle terkedilmiş bir sürtük olması da cabası!

Bizler bütün bunları rüyalarımızda görmüyor, dergilerde okuyor, televizyonlarda duyuyorduk. John F. Kennedy, Robert Kennedy, Peter Lawrence gibi siyaset ve sosyete adamlarıyla ilişkilerini ise herhalde bilen biliyordu ama, biz halk çocukları bu tür gizli saklı skandallerden habersizdik. John F. Kennedy vurulduğunda göz yaşlarına boğulan milyonlarca Amerikalı da habersizdi.

Roman malzemesi var burada!!!

Ve böylece, ‘aptal sarışın’ birden ‘efsane kadın’ oldu. Marilyn’in ne kadar naif, ne kadar kırılgan, ne kadar sevecen olduğunu usta kalemlerden öğrendik. Önüne ya da işine gelenin koynuna giren bir ‘yosma’ değilmiş meğer. Anasız babasız, sevgisiz büyümüş bir yetim kızcağız olarak çeşitli erkeklerin kollarında gerçek sevgiyi arıyormuş.

İntihar mı etti, kazaya mı yoksa cinayete mi kurban gitti, hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşmadı ama, bu da iyi bir şeydi çünkü herkes kendi teorisini istediği gibi üretebilirdi. Yalnızca ölümü üstüne değil, yaşamı üstüne de üretilen teorilerin de biri bin paraydı tabii. Çektiği acılar…ona bu acıları çektirenler…Hollywood sahteliği… taş kalpli stüdyo patronları… hiç kalbi olmayan yakışıklı ve çapkın zenginler, hiç bitmeyen sevgi arayışı… hakkında yalanlar uydurarak ekmek yiyen dedikodu yazarları… politikacılar.. kendine güvensizliği… aklını kaçırmaktan korkması… daha bir sürü şey. Yazılanların hepsini okumuş değilim ama hepsinin meali aşağı yukarı aynıdır: Kimliğini hiçbir zaman gerçekleştirememiş zavallı bir kurbandı Marilyn. Çok güzel olduğu için çok çekmişti. Çok zeki olduğu halde aptal numarası yapmak zorunda kalmıştı. Oyunculuğunun değeri hiç anlaşılmamıştı. Edebiyata, okumaya gerçekten meraklıydı. Ama hep itilip kakılmış, hep kullanılmıştı. Ölürken bile kendi iradesini kullanıp kullanmadığı belli değildi. Ya da, kimi kitaplarda belliydi ama, kimilerinde değildi…ve o kadar çok kitap yazılmıştı ki…

Kitapları, TV dizileri, filmler izledi çok geçmeden. Hollywood günah çıkartmaya koştu. Marilyn Monroe yaşarken onun için kurgulanan ‘hayali hayat’ ile öldükten sonra kurgulananlar ilk bakışta birbirinin karşıtı olarak görünse de, aslında kurgulayıcıların yaklaşımı açısından hiç de o kadar farklı değiller. Onun bunun orospusu olarak aşağılanmak yerine onun bunun zavallı kurbanı olarak yüceltilmek arasındaki çizgi o kadar belirsiz ki…

Alaylar, dudak bükmeler acımalara, vahvahlara dönüşmüş olsa da hoyratlık devam ediyor. Güzelliğinin cezasını çekti, bedelini ağır ödedi türünden yazıklamaların altında yatan haset öyle ya da böyle sırıtıyor en acıklı anlatımlarda bile. Yaşarken de, öldükten sonra da ‘malzeme’ olmaktan kurtulamadı bu güzeller güzeli kadın. Hep kullanıldı, hâlâ da kullanılıyor.

Güzel olmak gerçekten bu kadar zor mu?

Bilemeyiz.. Genlerle, kemik yapısıyla, ten kıvılcımlarıyla ilgili bir soru bu. Asıl soru –ya da sorun: güzelliği yaşamak, güzelliği taşımak, güzellikle baş etmek…ve en zoru, güzelliği sürdürmek nasıl bir şeydir? Ve hattâ….mümkün müdür? Marilyn Monroe 36 yaşında ölmeseydi bir efsane olur muydu? Ellisini, altmışını devirseydi, yetmişine merdiven dayasaydı..? Bir vakitler en can alıcı özellikleri olan memeleri, kıçı sarkmış ve pelteleşmiş; parıltısının sırrı hâlâ anlaşılamamış teni donuklaşmış, yüzü kırış kırış, ışıl ışıl mavi gözleri içeri kaçıp soluklaşmış, dudakları kurumuş (ya da botoksla aşırı ve aykırı şişirilmiş) olarak görüntülenseydi ne olurdu? Vah vahların yerine, utanmazca keyifli ohohlar mı duyardık?

Güzelliğin en büyük cezası, er ya da geç yok olması mıdır?

Marilyn’den daha genç, bir ihtimal daha güzel, ama vaktinde ölmemiş olan Brigitte Bardot’nun birkaç aydır internette gezinen resimlerine bakıyorum da, Norma Jeanne’in hayatta yaptığı en akıllı işin erkenden ölmek olduğuna inanasım geliyor.

Pınar Kür
yergosterici.ntvmsnbc.com

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.