Galileo ve Descartes gibi, büyük İngiliz fizikçisi Sör Isaac Newton (1642-1727) da evreni bir makine olarak, daha açık söylemek gerekirse “tanımlı ve güvenilir güçlerin etkisiyle zamanda ve uzayda matematik kanunlarına göre hareket eden kütleler âlemi” olarak hayal ediyordu. Ancak aynı derecede açıktır ki, Newton bu makinenin nihai olarak mekanik olmayan prensiplere dayandığını düşünüyordu. Sistemindeki bu iki öğe, yani mekanik ve mekanik olmayan öğeler, aşağıdaki bölümde açıkça görülebilir. Kısa olan ilk bölüm Principia’nın (1687) ilk baskısının önsözünden alınmıştır, gerisi Optik, yahut Yansımalar, Kırılmalar, Eğilmeler ve Işığın Renklerine Dair Risale (1704) adlı eserdendir.

newton-optik-bilimi

Eskileri (Pappus tarafından söylendiğine göre) doğal şeyleri inceleyerek mekanik biliminde büyük ilerleme kaydetmiştir; asıl biçimleri ve gizli nitelikleri bir kenara atıp doğa fenomenini matematik kanunlarına tabi hale getirmeye çabalamışlardır. Ben bu risalede matematiği, felsefeyi ilgilendirdiği kadarıyla geliştirdim. (…)

Üçüncü kitapta, dünya sistemini açıklarken bunun bir örneğini veriyoruz. İlk kitaplarda matematiksel olarak ifade edilen önermeleri göksel fenomenden, yani cisimlerin güneşe ve farklı gezegenlere eğilim göstermesine neden olan yerçekimi güçlerinden çıkardık. Daha sonra bu güçlerden, yine matematiksel olan başka önermelerle gezegenlerin, uyduların, ayın ve denizin hareketleriyle ilgili çıkarsamalar yaptık. Diğer doğa fenomenlerini de mekanik prensiplere dayanan aynı tür akıl yürütmelerle çıkarabilmeyi isterdim. Ancak tüm fenomenlerin, bugüne dek bilinmeyen bazı sebepler yüzünden, cisim parçacıklarını karşılıklı olarak birbirine iten ve olağan biçimlerde birleşen veya birbirini iten ve uzaklaştıran belirli güçlere dayandığından şüphelenmekteyim; bu güçler bilinmediğinden filozoflar bugüne kadar onları doğada boşuna aramıştır. Ancak burada ortaya konan prensiplerin ya bunlara ya da daha doğru felsefe metotlarına biraz ışık tutabileceğini umuyorum.

***

(…) Doğa felsefesinin asıl işi hipotezleri taklit etmeden fenomenleri tartışmak ve kesinlikle mekanik olmayan o ilk sebebe ulaşana kadar sebepleri sonuçlardan çıkarsamaktır; sadece dünyanın mekanizmalarını ortaya sermek değil, bunları ve benzeri soruları çözmektir. Neredeyse hiçbir maddenin olmadığı uzayda ne var ve aralarında yoğun bir madde yokken güneşin ve gezegenlerin birbirini çekmesi neye dayanıyor? Neden doğada hiç boşluk yok ve dünyada gördüğümüz düzen ve güzellik nereden kaynaklanıyor? Uyduların amacı nedir ve neden gezegenlerin yörüngeleri eşmerkezliyken uyduların yörüngeleri dışmerkezlidir? Sabit yıldızların birbirinin üzerine düşmesini ne engelliyor? Nasıl oluyor da hayvanların gövdeleri böylesine ustaca birleştirilmiş ve farklı uzuvları hangi amaçlara hizmet ediyor? Göz optik bilgisi olmadan, kulak ses bilgisi olmadan mı tertip edilmiş? Gövdenin hareketleri iradenin isteklerini nasıl yerine getiriyor ve hayvanlardaki içgüdü nereden kaynaklanıyor? Hayvanların duyu merkezleri, duyusal maddelerin gösterildiği ve sinirler ile beyin aracılığıyla algılanabilen türde şeylerin, o maddenin varlığının hemen algılanabilmesi için aktarıldığı yer değil midir? Bu şeyler doğru biçimde aktarıldığında fenomen sayesinde cisimsiz yaşayan, zeki, her yerde hazır ve nazır, sonsuz uzay onun duyargasıymış gibi her şeyi anında gören ve tamamen algılayabilen ve anında anlayabilen bir varlığın mevcudiyeti anlaşılmıyor mu? Bu şeylerin görüntüleri duyu organları aracılığıyla o küçük duyu merkezimize aktarılır, orada görülür ve algılamamızı ve düşünmemizi sağlayan şey sayesinde tutulur. Bu felsefedeki her doğru adım bizi hemen ilk sebebe ilişkin bilgiye götürmese de sürekli ona daha fazla yaklaştırır ve bu yüzden çok değerlidir. (…)

Tanrı’nın başlangıçta maddeyi somut, kütleli, ağır, geçirimsiz ve hareket edebilen parçacıklardan yaratması bana olası geliyor; bu parçacıklar öyle boyutlara ve şekillere sahipti ki, diğer özellikleriyle birlikte ve uzaya göre belirli bir nispetle kendisi için öngörülen amaca uygun biçimde biçimlendirilmişti; asli parçacıklar katıydı ve onlardan oluşturulan tüm geçirgen cisimlerden karşılaştırılamaz derecede daha sertti: Sıradan hiçbir güç onları Tanrı’nın ilk yaratım sırasında yaptığı gibi bölemezdi. (…)

Ayrıca bence bu parçacıklar sadece Vis inertiae (atalet gücü) ve doğal olarak bu güçten kaynaklanan pasif hareket kanunlarına sahip değiller. Yerçekimi gibi, fermantasyona veya cisimlerin birleşmesine neden olan güçler gibi aktif prensiplere de uyarak hareket ediyorlar. Bu prensipleri, şeylerin özgün biçimlerini oluşturan gizli nitelikler olarak değil, şeyleri biçimlendiren doğanın genel kanunları olarak görüyorum. Fenomenler bize bunların doğruluğunu gösterir ama sebepleri henüz keşfedilmemiştir. Çünkü bunlar aşikâr olan niteliklerdir ama sebepleri gizlidir. Aristocular aşikâr nitelikleri değil, sadece cisimlerde saklı olduğuna inandıkları ve aşikâr etkilerin bilinmeyen sebepleri olarak gördükleri nitelikleri gizli nitelikler olarak adlandırmışlardır. Eğer bu güçlerin veya eylemlerin bilmediğimiz ve keşfedilmesi ve gösterilmesi imkânsız niteliklerden kaynaklandığını düşünürsek, örneğin yerçekiminin ve manyetik ve elektriksel çekimlerin ve fermantasyonların sebepleri bilinmemektedir. Böylesi gizli nitelikler doğa felsefesinin gelişimini durdurmuştur ve daha sonraki yıllarda reddedilmesine neden olmuştur. Her tür şeyin eylemlerin temelini oluşturan, aşikâr etkiler üreten gizli ve özgün niteliklere sahip olduğunu söylemek aslında hiçbir şey söylememektir. Ancak fenomenlerden iki veya üç genel hareket prensibi çıkarmak ve daha sonra tüm maddi şeylerin özelliklerinin ve eylemlerinin bu aşikâr prensiplere uygun olduğunu söylemek, bu prensiplerin sebepleri henüz keşfedilmemiş olsa da felsefede gerçekten büyük bir adımdır. Bu yüzden, çok genel kapsamlı da olsalar, sebepleri henüz bulunamamış da olsa, yukarıda bahsettiğimiz hareket prensiplerini açıklamakta tereddüt etmiyorum.

Bu prensiplerin yardımıyla tüm maddi şeyler, yukarıda bahsedilen katı ve sağlam prensiplere göre oluşmuş gibi gözükmektedir; akıllı bir vasıtanın fikirlerine uygun olarak ilk yaratımın çeşitli bileşimleridirler. Onları yaratan onlar için bir de düzen belirlemiştir. Eğer böyle yapmışsa dünya için başka bir köken aramak veya dünyanın sadece doğa kanunlarına bağlı olarak kaosun içinden çıktığını düşünmek hiç de felsefi olmaz. Ama bu kanunlara göre biçimlendirildiyse, çağlar boyu yine o kanunlara uymaya devam edebilir. Çünkü uydular dışmerkezli yörüngelerde hareket ederken kör talih asla tüm gezegenleri tek ve aynı iç merkezli yörüngede hareket ettiremez, uyduların ve gezegenlerin ortak hareketleri sebebiyle bazı önemsiz düzensizlikler oluşabilir ve bu sistemde bir reform yapılana kadar bu düzensizlikler muhtemelen artacaktır. Gezegen sistemindeki bu muhteşem tekbiçimlilikte, seçim etkisi kabul edilmelidir. Aynı şey hayvanların vücutlarının tekbiçimliliği için de geçerlidir; genelde birbirine benzer bir sağ ve bir sol yanları vardır, vücutlarının her iki tarafında da arkada iki bacak, önde, omuzlarına bağlı olarak iki kol veya iki bacak veya iki kanat mevcuttur, omuzlarının arasında belkemiğine bağlı bir boyun ve onun üzerinde bir kafa vardır; kafada da iki kulak, iki göz, bir burun, bir ağız ve dil benzer biçimde yerleştirilmiştir. Ayrıca, hayvanların görünen parçalarının ilk düzeni; gözler, kulaklar, beyin, kaslar, kalp, ciğerler, diyafram, salgıbezleri, gırtlak, eller, kanatlar, yüzgeçler, doğal gözlükler ve diğer duyu ve hareket organları; hayvanların ve böceklerin içgüdüleri ancak, bizim gövdemizdeki parçaları hareket ettirme irademizden çok daha güçlü bir irade ile her yerde mevcut olduğu için kendi sınırsız ve muntazam duyu merkezi sınırları dahilindeki cisimleri hareket ettirmeye muktedir olan ve böylece evrenin parçalarını biçimlendiren ve sonra yeniden biçimlendiren güçlü ve ölümsüz bir vasıtanın bilgeliği ve yetenekleri dışında hiçbir şeyin etkisiyle oluşmuş olamaz. Uzay sonsuza bölünebildiğinden ve maddenin her yerde olması zorunlu olmadığından Tanrı farklı boyutlarda, biçimlerde ve uzaya göre farklı oranlarda, ve belki de farklı yoğunluklarda ve güçlerde madde parçacıkları yaratabilir ve bu sırada doğa kanunlarını çeşitlendirir, evrenin farklı bölümlerinde farklı dünyalar yaratır. En azından ben bununla çelişen bir şey göremiyorum.

Matematikte olduğu gibi doğa felsefesinde de zor şeylerin analiz yöntemiyle incelenmesi bileşim yönteminin asla önüne geçmemelidir. Bu analiz, yapılan deneylerden, gözlemlerden ve bunlardan tümevarım ile genel sonuçlar çıkarmaktan oluşur ve deneyler sonucunda elde edilen yahut kesin olan başka doğrulara dayanan itirazlardan başkasını kabul etmez. Çünkü deneysel felsefede hipotezler dikkate alınmaz. Deneylerin ve gözlemlerin tümevarım ile tartışılması genel sonuçların ispatı olmasa da şeylerin doğasını neyin oluşturduğunu tartışmanın en iyi yoludur ve tümevarım ne kadar genelse sonuç o kadar güçlüdür. Eğer fenomenlerde bir istisna oluşmazsa, sonuçların genellenmesi mümkün olabilir. Ama deneyler neticesinde sonradan bir istisna ortaya çıkarsa, sonuçlar oluşan bu istisnalarla beraber duyurulmaya başlanabilir. Böylesi bir analizde bileşimlerden içeriklere, hareketlerden hareketi üreten güçlere ulaşabiliriz; yani ispat en genel haline erişene kadar genel olarak etkilerden sebeplere, münferit sebeplerden genel sebeplere ulaşabiliriz. Bu analiz yöntemidir. Sentez ise keşfedilen sebepleri kabul etmekten, bunlardan prensipler oluşturmaktan, bu prensiplerle, onlar sebebiyle oluşan fenomenleri açıklamaktan ve açıklamaları ispatlamaktan oluşur.

Sör Isaac Newton; Doğa Felsefesinin Matematiksel Prensipleri; Çeviren Andrew Motte, Londra: B. Motte; 1729, cilt I, s. A – A2 Optik, Londra: W.&J. Innys, 1721, s.344-345, 375-381.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.