Şu kısacık ömründe, arzu ettiklerinin hiçbiri gerçekleşmedi mi? Yanılıyor olabilir misin? Hayır. Bundan eminim. Ben kaybetmiş biriyim. Halbuki yola çıkmadan bir sürü söz verilmişti bana. Ellerimdeki kelepçelerden, ruhumun boyunduruğundan kurtulmak en tabii hakkımdı. Ama öyle olmadı değil mi? Ruhdaşların (yoldaşlığın tanrı katındaki karşılığı) yardım etmezken, üstüne bir de tanrı (o zamanlar susarak müdahale modaydı) suskunluğuyla sınav etti seni. Şeytanınsa her zamanki gibi daha farklı bir mesai anlayışı vardı (devlet memuru gibiydi), gerçi tanrının bahaneleri hazırdı.

Artık içi geçmiş kindarlığınla yüzleşme vakti geldi: Hazırlan bakalım: Yalnızsın. Terkedildin. Mahvoldun. Horgörüldün. Utandın. Çilekeş birine dönüştün. Hoşuna gitmese de, seni bu acıyla kendi başına bırakmak zorundaydık; içinde debelendiğin ve süründüğün bu hayat senin değil anladın mı: SEN ne zamandır SEN DEĞİLDİN! Sen, hiçbir zaman kendi olamayan bir şeyin gölgesiydin, işte meleklerden bile gizlenen ölümcül günahın: bundan böyle senin boynunun borcu, vicdanına -eğri büğrü- tutturulmuş bir yaftadan ibaret. Çok basit değil mi? Değilse zorlaştıralım, tıpkı tanrı gibi içindeki karanlıklardan faydalanalım. O’nu işleyelim! İşte şimdi mülksüzsün, kimsesizsin. Adını koyarsak, bizden birisin!

Tanrı: Merhaba yaratamadığım şey. Nicedir sana yüz çevirmiştim, kusurum büyük biliyorum ama gel gör ki ulu olmak senin idrakinden çoook uzak: (Ulaşılamayan, anlaşılamayandır demek istiyor).

İnsan: Şey mi, ben sendim hani, ne çabuk unuttun yarattığını? (İsa’ya gönderme var).

Şeytan: Araya girmekten nefret ederim ama sizin dostluğunuz gözlerimi kamaştırdı. Midemi bulandırdı, bu nasıl bir yemektir ki her ikinizin de tabaklarından besleniyorum. -Haha (Şeytan her zamanki gibi ne dediğini bilmiyor).

Budalalığın tarihini yazarak sadece kendine ihanet ettin, bu katliamın farkında bile değilsin değil mi, bu nasıl bir aymazlıktır: ama senin cezan kesildi: KENDİNE BENZEYECEKSİN. Acıların, kaygıların ve tüm varoluşunun zehirli sarmaşıkları ruhunu boğacak tekrar tekrar. Bu konuda “zaman” bir mengene gibi ısırmaya devam edecek. Benliğinin her zerresi tecavüze uğrayacak, bunu hak ettin! Tanrısal olanla -yani ruhunla- köşe kapmaca oynamak kolay bir iş değil, aferin sana, ama bu nezaketsizliğinle cehennemliksin. Dante’nin ölümsüzler kervanında sen ancak meydancı olabilirsin.

Şimdi ah çekme vakti: Ne sandın, ne buldun, şeylerin yüzüne tükürme vakti geldi! İmanın gizli ateşinden, sevincin köleleştirici kudretinden, kadimlerin sessiz türkülerinden daha güzel ne var hayatta! Hadi tükür yüzlerine, göreceksin ki tükürdüklerin kan olacak damarlarına.

Cebrail: Ben olmadan, kim-kime-neyi öğretebilmiş. Ben ki felsefenin mimarı, ulu yaratıcının yaveriyim. Her kim ki bilgi uğruna kan akıtırsa, benim etimden tatmış olur. Buna izin vermem  ey yaratıcı!

Peygamber: Ey yeri göğü 3 günde yaratan, sana sesleniyorum, ne olur beni insanların içinde bırakma, sahip çık elçine. Yok-et çatallı dilin altında ıslanan karanlığı, vahyet aydınlığın satırlarını. Kulağım ve ellerim seninle…

Hizmetlerin ne kadar da bayağı. Sıradanlığa bu denli âşık oluşun, peygamberlerin soyundan gelmenle mi alakalı? Nedir kanının dayanağı? Bir içgüdü? Bir inanç? Bir değer, bir ahlak? Hangisi seni ağız dolusu taşkınlıklara seğirtti? Hangi yalanın koynunda ruhunu mayaladın da felsefeye sırt çevirdin? Söyle: kelimelerin dişlerinin arasından sarkan fazlalıklarıyla, kime bu kadim kölelik? Ödün verdiğin şey neydi? Çaldığın ve sakladığın… Kısacık ömrüne sığdırmaya çalıştığın o büyük davan neydi? Anlatamıyor musun? Yoksa kelimeler kifayetsiz mi? Peki şiir? Tanrılara yazdığın binlerce şiir ne olacak? Acıdan azade bedenin, cesurca dillenip, methiyeler düzmedi mi sahte olanlara? Hani her şair tanrının kelimelerine aşinaydı? Neden sustun? Söyle: DOKUNACAK BİR ŞEY KALMAYINCA ÜŞÜYORSUN DEĞİL Mİ? Şeylerin o yumuşacık şefkatli kollarında sana yer yokmuş artık, ne yazıktır sana ey yaratıcı ışık? Böylesi bir onurdan, böylesi bir vazifeden kendini nasıl uzak tutarsın: “İnsan” senin öz malın değil mi?

Belirsiz olandan bahsedelim biraz. Var olmadığı halde ve gözlemlenemediği ölçüde sana bağımlı olmayan bir şeyin yaşamsal kanıtlarını, hangi süzgeçlerden geçirdin? Nasıl bu kadar eminsin şeylerin özünden, ey ölümlü varlık! Çobanlık yaptığını zanneden ancak sürünün BİRİCİK elamanı olmayı nimet gibi gösteren budala, ne zamandır kendine kutsal yalanlar söylüyorsun? Bu içi geçmişliğini neye borçlusun? Hiçbir yerde adı zikredilmeyen bu sahtekârlığının bedelini ödemeye hazır mısın? Ne dedin İNSANLIK MI, o da mı terk etti seni? Toplu dua merasimlerinde adın geçmiyor diye mi bu hırçınlığın, yalnızlığının nedeni yine kendinsin, gör artık: KÖR ELÇİ!

Kudurmuş bir vecd ile uluyan bir boş gezensin şimdi. AYLAKLIĞI VE SORUMSUZLUĞUYLA İÇİMİZDEN GEÇEN BİR HAYALET. Şimdi silkin ve yüksel ki ne kadar düştüğünü görebilesin. Varlık, sana edilmiş en estetik küfürdür. Gör ama Hissetme. Tapın ama göz ardı et. Her şey sensin: İllüzyona –rastlantıya- teslim olduğunda tekrar doğacaksın. Neşe de can sıkıntısı da senden çağlamakta. Şımarttıklarına bak, ne görüyorsun: Birkaç uhrevi sersem, yüzlerce perişanlık ve siyasal çalkantı. Hepsi neden ötürü? Hiçlikten pay alamamış hayattan mı yoksa Kusurlarını örtmeye çalıştığın zayıflığından dolayı mı? Çekimserliğinin nedeni nedir? Çürüyen şeyleri idrak etmek bu kadar zor olmasa gerek?

Madde ruhu uyuşturur demedik mi sana? Madde seni aşağılar, seni yok eder diye haykırılmadı mı göklerden? Peki, bu gereksiz düşmanlığının sebebi nedir, neden böbürlendin kendi cinsine? Aşağılık bir tesellinin iradeni kemirmesine neden göz yumdun, seni üçkâğıtçı! Emziksiz inek yavrusu. Ah kibir… Ne de güzel şak şakçıdır o. Coşkunluğunu içine akıtırken umarsızdır. Sana sonradan eklenenleri ne kadar güzel öğütüyor değil mi! O en yüce oburdur. Bu yüzden suskunluğun küfür gibi. Sana hangi hakareti etmeli, sana ne diye bağırmalı, felsefenin gücü sana yeter mi? Çelişik ahlakın, suratsız bedenin, çürümüş dilinle senin yerin yeryüzü cehennemidir. İŞTE VARLIĞININ DİYETİ.

Tanrısal küfür. Hiç düşündün mü? Ya da düşündürüldün mü? Bir başkasının rüyasında olabileceğimizi, bir başkasının zihninde yaşadığımızı… Küfrün bininin bir para olduğu tek coğrafya: Kirli ve ıslak görünse de gir, çekinme, kapıyı çalmadan… Umarsızca ellerini ve yüreğini aynı yerde toplamalısın. Bir-iki-üç. Sayıların mantığıyla evrenlerin dizilişini hatırla. Neydi o? Hani bir ara ruhunla köşe kapmaca oynuyordun? Sonra? Saymayı mı unuttun? Hayır, kendini unuttun yine. Her zaman yaptığın gibi bu cinnetini de göklere fatura ettin. Önce saymayı öğrenmeli, sonra küfretmeliydin.

Şimdi daha yükseklere bakalım… Tecrit edilenlere… Kimler bunlar: Sonsuzluğun içini boşaltanlar, ellerinde kanla dolaşanlar, karanlığın katilleri, sahte peygamberler, yüzsüz poetikacılar… Sen onlardan ayrısın, senin kefaletin devasa. Keyfiliğin mide bulandırsa da sırf farklı yaratıldın diye lanetlisin! Cezan yine KENDİN, kısaca KENDİN olarak yaşamaya terk edildin! Otur ve hayat öykünü yaz, bunun için bolca vaktin olacak. Benliğin hapishanelerinde başka türlü vakit geçmez: AYLAKLIĞIN PEYGAMBERİ, Sen Judas’ın vekil-harcısın.

Hiçbir şey düzelmeyecek, tam aksine sen moralsiz bir hayvansın. Kendi kendine kazdığın kuyu artık vatanın, selamete ermenin, kurtuluşa gark etmenin ne demek olduğunu artık daha iyi biliyorsun. Uygarlığın sona erdi, medeniyetin çölleşti, kâbusların hissizleşti değil mi: Şimdi dile ne dilersen! “O” tüm sırlarını paylaşmaya hazır. Sanma ki yeniden doğuşun müjdelenmeyecek!

Can Murat Demir

Paylaş
Bazı yerel gazetelerde ve The Parlemento Dergisi‘nde köşe yazarlığı ve haber editörlüğü yaptı. İlk denemelerini Mavi Melek Edebiyat Topluluğu, Düşünbil gibi dergilerde yayınlama fırsatı buldu. Siyaset Felsefesi, Din Felsefesi, Spiritizm, Mistisizm, Okültizm gibi konularla ilgilenmekte. 2009 yılından bu yana felsefehayat.net'in editörlüğünü sürdürmektedir.

CEVAP VER