Hatırlayamadığım herhangi bir sokağın ortasındayım. Sağımda parkesi çıkmış kaldırımlar; solumda… Ah ulan solumda gülümsüyor çocuklar. Öpülesi pamuk elleriyle top oynuyorlar. Henüz altı yaşındalar, hayır sekiz. Dokuz adım arası iki taş boşluğunda, çift kale maç yapıyorlar. Yüzlerinde ferah dağ serinliği. Koklasam, yarım kalacakmışım gibi. Şimdi hatırlayamadığım herhangi bir sokağın herhangi bir ortasındayım. Ellerimi ceplerime atıyorum. Sağ cebimde beş lira, solumda…

Ah ulan solumda bir böcek yapışmış parmaklarıma. Koparacak neredeyse namussuz, parçalara ayıracak! Canım yanıyor. Bir canım olduğunu ancak canım yanınca anlıyorum. Günler, haftalar gibi geçiyor. Ay sonu gelmeden daha, böcek yuva yapıyor ceplerimde. Ağzım kokuyor, nefesimden iğreniyorum. Sağ cebimdeki beş lirayı daha bir sıkı sarmalıyorum avuçlarımda. Böcek, kanatıyor parmaklarımı. Pantolonum kırmızıya bulanıyor.

Isırgan düşler düşlememe sebep oluyor bu kan, bu travma. Bir ses hafifletiyor ağrılarımı sonra. Hatırlayamadığım herhangi bir sokağın herhangi bir ortasında, bir kadın ağlıyor yüzü ellerinin arasında. Gözleri şiş, dizleri yaralı oldukça. Saçı başı dağılmış, dayak yemiş görünüşe bakılırsa. Kalbim sıkışır gibi oluyor. Sanki ısıtılmış bir demir parçası yakıyor avuçlarımı. Yerimde duramıyorum. “Kalk gidelim” diyorum Zafer’e. Zafer, oralı olmuyor. “Kalksana ulan, vicdansız adam” diyorum. “Karışma, otur oturduğun yerde!” diyor. “İyi de Zafer, güzel kardeşim, kadın ağlıyor, bir kadın ağlarken oturulmaz, oturmayalım.” diyorum. Zafer, ağlayan kadına gözlerini dikerek, derin bir nefes alıyor. Ve susuyor, başını iki yana sallıyor ve aşağılıyor ve her umarsız insanın yaptığı gibi görmezden geliyor ve arkasını dönüp gidiyor ve yolunu değiştiriyor. Allah belanı versin Zafer. Kadın, gözlerini kuruluyor. Uzun siyah saçlarını, mavi bir tokayla topluyor. Kim bilir hangi sokağın hangi ortasında, bir başıma aşık oluyorum. Aşık mı oluyorum? Yok canım, yine kaburga kırığı düşler kuruyorum. Bir ağrı parçalıyor ciğerlerimi sadece. Boğazım kuruyor bir de. Öylece bakakalıyorum. Kadın, kalçalarını sallayarak uzaklaşıyor. Uzaklaşıyor. Ve uzaklaşıyor… Susuyorum. Neden sustuğuma dair en ufak bir fikrim olmamasına rağmen susuyorum hem de. Acınası halimle, midemi kanatan bir bulantının esiri oluyorum.

Düşünceler, ayaklarıma engel oluyorlar. Gidemiyorum kadının arkasından. Gitsem ne diyeceğim ki hem. “Pardon Bayan, sizi ağlarken gördüm. Mutsuz bir kadın görmek en son isteyeceğim şeydir. İzin verin size yardım edeyim.” Oturmuş bir kaldırım köşesinde, kendime gülüyorum. Beni keyiflendiren düşünceler bu kez de enseme yapışmış, “işe geç kalıyorsun” diyorlar. Kadın görünmez oluyor; şimdi şu anda, bir kadın saplanıyor yüreğime. Ama ben işe gitmek zorunda kalıyorum, hatırlayamadığım herhangi bir sokağın herhangi bir ortasında…

“Her Koyun Kendi Bacağından Asılır”

Bankadan içeri adım attığım anda, daha önce defalarca rastgeldiğim sevimsiz suratların bana aşağılar bakışlar atıyor olmasını kaldıramıyorum. O, “işe geç kaldın sersem herif!” bakışlarını. Ancak onlara dönüşmek istemiyorum. Çünkü onlar gibi olsam, yani hayatı görmezden gelerek öylesine yaşıyor olsam ve önüme çıkan engelleri başkasının önüne koymaktan başka hiçbir şey düşünmesem; şuan kendimce farkına varıp ayırt ettiğim o çocuksu ruhumu kaybeder, cebimi kemiren böceğe teslim olurdum. Oysa hatırlayamadığım o sokak, o kaldırımlar, yüzümü gülümseten çocuklar ve kadın yerleşiyor zihnime. Zihnim yeterince bulanınca çaresiz unutuyorum tabi hemen.

Zaten hatırlayamadığım herhangi bir sokağın herhangi bir ortasında; insanların, başkalarının mutsuzluğunu gidermek pahasına, kendi mutluluklarından vazgeçebildiklerini, düşünmez oluyorum sonra. Patronum, bir fareye bakar gibi bakıyor bana. Midesini bulandırıyorum. Etrafına ördüğü insanlarla birlikte bana yukarıdan bakıyor. “Yükseklik korkum var benim” diyorum ve oturuyorum hemen yerime. Ancak bu, o kadar da kolay olmuyor. Yaklaşık on kişinin olduğu masada, herkesin içinde, bizzat patronum tarafından, işe geç kaldığım için sağlam bir azar işitiyorum. Özür dilemek mecburiyetinde kalıyorum. Özür dilemenin bir utanç sebebi sayılacağını o gün, o masada öğreniyorum. Oysa emindim bir zamanlar, bunun yüce bir erdem olduğuna. Sonra Nietzsche geliyor aklıma: “sizin erdemleriniz, rahat yaşam içindir” diyor usulca. Ve tabiki yine susmak düşüyor payıma.

Sonra Zafer geliyor yanıma. “Neden gittin?” diyorum. “Ya ne yapacaktım, başıma bela mı alacaktım? Bu dünya böyle kardeşim, her koyun kendi bacağından asılır.” diyor. “Yanılıyorsun Zafer, yanılıyorsun. Bu dünya koyuna kendi bacağından asılma fırsatını dahi vermeyecek kadar gaddar, canlı kurtulmayı mümkün kılmayacak kadar felaketle dolu yıkık bir minare” diyorum. Bu dünya felakettir güzel kardeşim, bu dünya felaket…

Ölecek cesareti olmayan bir adam ne kadar ölmez, sağ kalırsa; o kadar yaşamaya devam ediyorum herhangi bir dünyanın, herhangi bir ortasında.

İsmail Topçu

1985 İzmir doğumluyum. İlk ve orta dereceli okulları Karşıyaka'da okudum. Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü mezunuyum. Yazın hayatıma lise yıllarında şiirle başladım. Ulusal edebiyat dergilerinde öykülerim matbu olarak yayınlandı. "Monolog Yalnızlık" adlı roman, "Kaburga" adlı öykü kitabı ve "İçimdeki Fil" adlı şiir kitabı denemelerim oldu. Ancak bu kitaplar henüz okurla buluşmadı. Şu an edebiyat dergilerinde ve felsefehayat.net'te yazarlık yapıyorum.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.