Saygıdeğer Biricik Babacığım;

Umarım iyisindir. Ne zamandır mektup alamadık senden, endişelendik, özellikle annem, vurdumduymazlığına dayanamıyor:  yine de hürmetle selamları var, çok özlemiş, “ne zaman gelecekmiş sor bakayım” deyip beni çekiştiriyor. Kardeşim (sanırım adı Volkan’dı) altını ıslatmıyor artık, “ergenliğe girişte normal” dedi doktor, tam anlamıyla organları gelişmemiş, babasız kalan her çocukta bu tarz beden aksaklıkları muhtemelmiş. Bu arada annem evlenmedi (bunu neden söyledim bilmiyorum), “çocuklarımı üvey babanın eline bırakmam” diyor. Büyükbabam unutkanlık denilen hastalığa yakalandı, alıştık, bilirsin, bizim ailede acıyla böyle mücadele ediliyor. Evimizin tek neşe kaynağı babaannem, sadece gülüyor, her şeye gülme hastalığı var, bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Annemden yumurtaları saklamaya devam ediyor, o da unutuyor ama eskileri değil, daha çok yenileri, mahalleli aynı, Laz müteahhitler her yere beton binalar yapıyor, Nazmiye Yenge hala yaşıyor, ölmeye niyeti yok, diğer aile büyüklerinden Neriman Yenge, İsmet Dayı, Nebiyanlı Nusret Dayı, Boyabatlı Hasan, Huriye Yengenin büyük kızı Asiye ve Şükriye Nine… hepsi öldü. Aslan Abi ölmedi, o gönüllerde yaşıyor sanki, bıraktığın gibi bekâr (gece geç vakitlere kadar arkadaşlarıyla takılıyor), yani bekâr rolünü iyi oynuyor demek istedim, karısıyla anlaşamıyor, ayrı evlerde yaşıyorlar, kızı evlendi, torun bekleniyor. Herkes teker teker evleniyor, çoluk çocuğa karışıp türlü acılar çektikten sonra ölüyor, kısaca sevdiğimiz her şey yok oluyor Babacığım. Beni sorarsan, her zamanki gibiyim, saçlarımın dökülmesini dayıma bağlıyorlar, olsun, 5 yıl işsiz kalabilmek her baba yiğidin harcı değil (benimle gurur duy), olacak o kadar, bu arada gece kâbuslarım sürüyor (uyku hapları da para etmiyor), tüm aile işsizliğimle dalga geçiyor. (Senin varlığında bunu yapamazlardı), annem bu konuda fazlasıyla mustarip: fazla bira içtiğimi söylüyor, gece kâbuslarımın nedeni buymuş, kafama çok takıyormuşum falan filan deyip geçiştirmek isterdim ama Annem haklı. Kafaya takmaktan kendime bakamıyorum, asık suratlı bir akıl hastası gibi dolanıyorum boş sokaklarda, üstüme başıma da özen göstermiyorum, ne olacak bu halim Mehmet Baba: “En sonunda baban gibi erkenden mezara gideceksin, musalla taşındayken arkandan küfür edecekler.”

Sen öleli 25 sene oluyor. Bu süre zarfında (yani sen yokken) anneme sarılıp uyudum, ağladım, küçük kardeşim ile vakit geçirdim, ona hayatı öğretmeye, para kazanmanın önemini, kendimce iyi bir insan olmanın inceliklerini öğretmeye çalıştım, diğer çocuklarla (babaları olanlarla) yarışarak, büyümeye ve gelişmeye çalıştım, acımı erteledim, evin küçük reisi oldum, birçok okul bitirdim (ilkokulu hatırlayabilirsin belki), ortaokul, lise ve üniversite. Onay vermediğin (sigara ve alkolü ayrı tutalım babacığım ha-ha), alışkanlıklardan uzak durdum, onay verdiklerini ise hemen hayata geçirdim, çalıştım, evlendim, sorumluluk aldım, hatta bir karım var (beni çok seviyor, sana Mehmet Amca diye sesleniyor, -Ha-Ha, ruhunun güzelliğini görmeni isterdim).

Sevgili Babacığım, biraz da cenaze merasiminden bahsetmek istiyorum: sakın alınma ama yakın arkadaşlarından hiçbiri ağlamadı, gözyaşları değerliymiş beyefendilerin, öyle savrukça akıtamazlarmış. Özellikle bakkal Hasan bazı şeyleri gururuna yediremediğini söyleyip cenazede kavga çıkardı, “utanmaz adam” dedi kalabalıktan biri (tütün eksperiymiş, sansar Murat, uzak akraba), “yaşarken saygın yoktu, ölürken (bu ne demekse) saygın olsun, rezil herif”, bakkal ise rahat durmuyor, kendince küfürler icat etmeye devam ediyordu; bu kez uçsuz bucaksız mısır tarlalarına doğru: “ne hakkıymış” dedi, “helal etmiyorum, bana bir sürü borcu vardı.” Herkes “helal olsun” derken bir tek o arkandan söylendi (ağzını kapatıp döve döve uzaklaştırdılar cenaze evinden, sonra olay kapandı), hâlbuki ölülerin arkasından sadece güzel şeyler söylenmez mi Babacığım? Helvanı Neriman Yenge kavurdu, börekleri Gelin Nurten açtı, cenaze arabasını kardeş çocuklarından Yavuz Kaptan sürdü (sen bilmezsin belediyede babasının kontenjanından işe girdi açıkgöz ha-ha), (ismet paşa mahallesi – kömürcü sokakta) izdiham vardı: çok kalabalıktı: seveni çokmuş dedi belediye başkanı, iki otobüs, 3 minibüs tahsis edildi. Cenaze korteji önce küçük Rum mahallelerini dolaştı, korna çalınmadı (büyükler, bu düğün değil dediler). Büyük Park güzergâhından Nuri İbrahim Camiine, getirdik seni, sınır dağ köylerinden (darboğaz, kelikler ve sürmeli) 3 sela işitildi (Süleyman Emmi’nin işi), Nebiyan Dağı’nda ateşler yakıldı, okullar tatil edildi, taksiciler kontak kapattı, uzun yol şoförleri artık uzun yola gitmeyeceklerini bildirdiler, çiftçiler hasatlarının tamamını kimsesizlerle paylaştı, üniversitelerde senin adına kürsüler açıldı, meyhanelerde ikinci dubleler (sadece rakı) bedava oldu, sevgililer el ele dolaşmaya ara verdiler, sevişme eylemi ikinci bir emre kadar yasaklandı, askerler kışlalarından salındı, küsler barıştırıldı, aşureler dağıtıldı, bir düğün havasında uğurladık seni Babacığım (sende böyle isterdin zaten). Cenazeden sonra yanıma gelen eş-dost-akraba (hep böyle denir) hepsi ağız birliği yapmış gibi, ellerine aldıkları kâğıttan ezberledikleri lafları yüzüme okuyorlardı. Önce kucaklanıyordum, sonra da “Allah onun ömrünü sana versin” deniyordu, beddua mı yoksa iyi niyet miydi anlayamamıştım, çocuktum o zaman. Yapılan istişarelerden sonra haber aldım ki aile arasında hakkımda karara varılmış, resmi yazı ahiret intikal müdürlüğüne çoktan ulaştırılmış:

Merhum Mehmet Beyefendilerin ömrü beklenilenden erken bitmiştir, ailesine Allahtan rahmet yakınlarına sabır diliyoruz. Bu vesileyle, merhumun bu dünyada kalan ömrünün (normal şartlarda) devamı olan süre büyük oğlunun şahsi hesabına aktarılacaktır, daha önce ilgili bakanlığa da bilgi verilmiş olup, konu hakkında gereğini makamınızdan arz ederiz. (dilekçeyi görünce açıkçası sevindim, teşekkür ettim, çıktım odadan). Acaba babamın ne kadar ömrü kalmıştı? Bilmiyorum, bir bilene danışmalı, dilekçenin cevabını merakla bekliyorum.

Seninle arkadaş olamadık Baba, dünyayı da insanları da değiştiremedik, tanrı izin vermedi, ya da bildiği bir şeyler vardı, tabii bu benim tek tesellim. Neyse, en azından ölmeden önce seninle iyi anlaştığımızı varsayıyorum, bu yüzden izin verirsen seninle iki arkadaş gibi konuşacağım. Ne dersin, sence bunu hak etmedim mi? “Babalar oğullarını gömmeli” demiş bir yazar, katılıyorum, biz de bu prensibe uyup umarsızca yaşayıp gittik. Ne garip değil mi, sadece 34 yıl yaşayıp hala hatırlanan bir babaya sahibim. Bu bir şaka olmalı: tanrısal bir şaka.

Sen yokken çok şey değişti Mehmet Bey, sana böyle seslenmek hoşuma gidiyor (HA-HA), ne annen, ne de baban sana böyle seslenmezdi değil mi? Ben seslenirim, burada güç bende, sana dilediğimce seslenip, içimi dökmek istiyorum. İsimlere ve sıfatlara takılmadan, sana ulaşmak, aziz ruhuna dokunmak istiyorum. Saatçi Mehmet? (bu sesleniş daha estetik durdu ayrıca mesleğine atıf var, gayet tanımlayıcı oldu), kusura bakma, bu mektubun yaratıcısı benim, her şey göz önünde olmalı, söylenemeyenler söylenmeli, eteklerdeki taşlar dökülmeli, şeffaf ve insana yaraşır bir yönetim anlayışını benimseyip baba-oğul tüm yaşayanlara demokrasiye giriş dersi vermeliyiz: hazır mısın? -Hayır. Değil misin? Sonunda bu da oldu, ölülerle konuşmaya başladım, manyak oldum, kâbuslarımın ürününü almaya başladım, neyse, derin derin nefes alıp vereyim, kendime gelmem için önümde uzun bir ömür var baba: daha ölmedik değil mi Saatçi Mehmet Bey!

Oğlun

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.