Neredeydim bilemiyorum hatırladığım kadarıyla bir bilinmezlikteydim, hiçlikte kıvranırken boğuştuğum cansız bir ortamdaydım. Bir boşluk, evren boşluğumu bilemiyorum ama insanın kulak zarını sessizlikten patlatacak kadar tuhaf bir boşluktaydım. Ölümün boğazda düğümlendiği o ince ayrıntıda, kalbin son kez attığı, beynin son oksijen damlasını çektiği yerdeydim. Bir beyazlık bürünürken gözlerime, karanlığın içinden derin bir nefes alıp verdiğim o zamansız ortamdaydım. Bir çöplükte, hiçbir şeyin kokmadığı o yerdeydim. Neredeydim bilemiyorum.

Gölgeler adımlarını hızlıca atarken yetişemiyordum onların gerçek yüzlerine. Güneş yörüngede hızlı dönüyordu. Gerçekliğe yaklaştığım her adımda ay kararıyordu. Bir yansımadan ibaretti benim dünyam. Galiba aynada gördüklerim kadar duygusuzdu her şey. Ve her şey o kadar gerçekti. Ruh ile bedenin ayrıldığı o ince ayrıntıda gezinirken ikisinin arasında ki köprüde sarsılıyordu duygularım. Ve köprünün bir ayağı kırıktı. Nietzsche o köprünün ortasında Tanrıyı boğmaya çalışırken, Tanrıyı, Nietzsche’nin ellerinden alıp son kalp mesajını yapıyordum. Bilincini kaybeden Tanrı komadaydı sonunda, onu bitkisel hayatın fişine bağlı bırakmıştım. Kim çekerse Tanrıyı o öldürecekti. Ve kim çekecekti ki? Kimse cennettin güzelliğinden mahrum kalmayı istemezdi. Kimse şarap ve hurilerden vazgeçemezdi. Ve kimse gerçekliği alamazdı karşısına. Herkes birer ruhani cumhuriyetin bireyini temsil ediyordu aslında.

Hasta olduğumu düşünebilirsiniz. Çırpınırken bir yerlerde duyamazsınız sesimi…
Kaç defa öldürmeliydik tanrıyı? Sokrates’in baldıran zehrinden bir yudum mu vermeliydik? Azrail yavaşça ayaklarından başlayacaktı onu soğuk ölümün örtüsü ile örterken. Ve Azrail sahibine ihanet eden bir seri katile dönüşecekti. Sahi Azrail o gücü bulsa öldürür müydü Tanrıyı: Gerçekten Tanrı ölmeli miydi? Peygamberler ve dinler yetim mi kalacaktı? En büyük ahlak sahipleri hangi cennet için ibadet edeceklerdi? Ya da ederler miydi? Bilemiyorum, tutun kollarımdan düşmeden önce bu köprüyü geçmeliyim Tanrı ve Nietzsche baş başa kalmalıydı. Bu çetin savaşta şeytan saf dışı kalmalı, Azrail katil olmalıydı.

Kırbaçlanmaktan, araba süren at kadar yorgundum. Terlemiş ve sahibime boyun eğmiş bir yaratıktım. Dizlerim yere yığılmaktan korkarken, o düşmanca havaya kalkıp sırtımda inen kırbacın acısı ile kıvranmaktaydım. Ve insan denen o mahlûkatın götünü taşımaktan başka şansım yoktu. Açlıktan ölmemek için taşımak ne güzel bir düşünce değil mi? ya da ağzına verilecek bir şeker… Bunca şeye değer miydi? Sahibimi öldürüp kaçmak isterdim ama ne yazık ki ağzımda bir demir, boynumda bir ip ve sırtımda taşıdığım dört tekerlekli bir tahta ve demir yığını. Son nefesimi vermek üzereyken ve dizlerim kırılıp yere düşerken, savaşı kazanan Nietzsche’nin boynuma sarılıp ağladığını ve o gözyaşlarının boynumu ıslattığını hissettim. Bunca yıldır gördüğüm tek canlı olmalıydı, bu dokunuşta gözlerimi sonsuz mutluluğa kapatmalıydım. Kapatmalı ve Platon’un gölgelerden ibaret, karanlık mağarasını aydınlatmalıydım.

Köprüden zar zor geçerken tutunduğum korkuluklar bir anda elimde eriyordu ve her adımımı attığımda bir mağaraya yaklaşıyordum bu mağara tanıdıktı…
Yaklaşırken mağaranın kapısında elinde bastonu sırtında taşıdığı yaşlılığıyla Platon duruyordu. Gölge oyununu oynarken sırtları dönük zincirlerle bağlanan insanlar vardı. Adımımı atarken mağaraya bedenimde taşıdığım gölgeler, zincirli kölelere birer efendi gibi geliyordu. Onlar zincirlerle yasamaya mahkûm edilmişti. Sorgulamayan bir zihniyetin kurbanı olmuşlardı. Aralarında özgürlük mumunu yakmak için direnen, gölgeleri sorgulayan birileri olmalı mıydı diye düşünürken, zincirden kurtulmak isteyen biri eline aldığı taş ile zinciri kırdı. Arkasına baktığında gölgelerin efendilerini ve gölgeleri taşıyan beni gördü. Bir korkuyla ürkülerken tekrar arkasını dönüp duvara baktı bu sefer ayakta dimdik duran gölgesini ve zincirlere bağlı yüzleri duvara dönük köleleri gördü. Bir şey demeye çalıştı ama dili dönmedi gözlerimin içine bakarken nasıl bir durumun içinde olduğunu anladı.

Güneş gözlerini kamaştırırken hızlıca mağaradan çıktı ve bir haykırışla bağırdı. Eyy efendiler yıllardır yaşayan “ben” kimim? “Ben”im tek gerçekliğim yıllarca duvarda gördüklerim miydi? Yoksa bu gördüğüm aydınlık mı? Yoksa bu mağaranın kapısında bekleyen gölgelerin efendileri mi? Eyy benim gölgeli yaratıcılarım ve beni yansıtan gerçekliğim, hanginizi seçeyim! Kemiklerimle bir olan bu zincirler kimin eseri! Bana ve yanımdakilere verilen bu hayat kimin kaleminden yazılan yazgıdır? Eyy bana ve yanımdakilere bu hayatı bahşeden yüce gölgeler efendisi! Yaşamak zincirlere bağlı olsa da gerçekliği arayan kimse elbet gerçekliğe ulaşacaktır. Bu sesler kulağımda döndükçe, irkildim, korktum. Yanımdan koşarak mağaradan çıkan kişi ben miydim acaba? Kendimi gördüm gibi, o gözler benim gözlerime benziyordu… Ah dizlerim titremeye başladı, belimde toplanan bu ağırlık ve belimde hissettiğim, duyduğum bu kırık sesleri… Bu ben miydim? Az önce zincirlerini kırıp mağaranın kapısında haykıran ben miydim? Evet, evet o benim gerçekliğimdi. Görmüyor musunuz, gerçekliği arayan her kimse gerçekliğe ulaşacaktır dedi. Bende hep öyle diyordum hatta baksanıza pas içinde kalmış kolları, ayakları ve yorgun bedenini, bu bendim. Acımdan kıvranıyorum kendimi böyle gördükçe bana dünyayı zindan eden Platon’un bastonunu alıp, onun sırtında kırmak isterdim ama yine suç bendeydi…

Fadıl Aslan

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.