Soluna bakmadan yürüyemez ki insan; yürümeye kalksam, ben şimdi yürümeye kalkışsam sahipsiz sokakların soğukluğunda ya da var olmaya mı çalışsam acaba? Var olamasam mesela; bilmem ki canım acır mı yokluğunda. Var olmak karartsa tenimi, kararsam ben terk edilmiş ana kıtalarında. Afrika olsam, Avrupa sömürse beni her nara atışımda; aç kalsam ağzım koksa, ayrılsa kemiğim derimden koparcasına. Ve evet ben yine aç kalsam defalarca, sussa içimdeki hayvan; öldürsem bağıra çağıra, acısam kendime, ah acınacak durumumla yeniden şeytan olsam. Yalanlar söylesem, aldatsam benliğimi ama her şeye rağmen bir tek karımı aldatmasam. Huzur bulsam avuçlarında, avuçlarım kaşınsa iki ayak üstünde duramadıkça, ellerimi esir versem ayaklarıma. Ayaklarım kapansa, kapansam kabuğuma, kabuk olsam bir dilim portakalın sarılığında. Ben ne kadar saçmalasam, saçmalansam da bu hayatta, kapı çalsa ve içeri girse yalnızlık yalın ayaklarıyla. Birden şaşırsam, küçük dilimi yutsam, ne de güzel şaşırırım ben; yutkunsam, sussam derin çığlıkların inleyen fısıltılarında. Fısıltı olsam, kulaklara akıtılsam; sararsam konsam yanaklara, kondurulsam koyu karanlık ışıklarda. Ya da ben en iyisi mi, en iyisi mi yok olsam. Evet, evet yok olsam, gitti dönmeyecek dense bir daha. Arayan bulamasa, bulansam sancılı midelerin tiksinti boşluğunda. Bilmem ki ben nasıl yok olsam; yaşasam ama nefes alamasam, görünmez olsam mesela, kaburgalarım kırılsa. Duydun mu Leyla, kaburgalarım diyorum, hani hiç olmasa. Adem çiftleşse tek başına, elma kokan ağacının altında. Kimse muhtaç olmasa, olmak acı verir çünkü bana. Acı varoluşmasa. Ya da varoluşlar bu kadar acı vermese anlağıma. Bilmiyorum ki ben şimdi ne yapsam, ne yapsam hiçleşen yarınlarımda. Kafama mı sıksam acaba, kurusıkı tabancayla. Korkarım ben, korkmak yapışır paçalarıma, paçalarım uzun olmadıkça. Düşündün mü hem, ne de iyimser korkarım ben, ışık vuracak sanırım karanlığıma. Karanlık? Ha, evet korkarım ben her yalnız yatışımda, hele ki karanlık siyaha bulandıysa. Bulanır içim, içme diyorum sana! Kalk hadi durma, kaplan kesil dağda ot arayan yavru ceylanlara. Kim bilir kaç kişi, ben bilmem sayamam ardışıkça, ardıma bırakırım, yirmi bir kadın ağlar arkamda, ağlamak gocunur yoksa sessiz haykırışlarda. Kalk lan dedim hayasızca, hayalarım ağrır her yağmur yağışında. Çarşaf yağmur olur sonra. Bırak yahu şu sonraları, sonralar korkutur beni dedim ya; kaybolmak istemem bu kara boşlukta. Şair tasvir edemez olur ağırlaşınca hava. Aman ha, kalk hadi, kalk yoksa bırakırım kendimi boğazdan huzursuzca. Huzur konmaz parmaklarımın arasına, parmaklarım acır, kopar bir bir ardı sıra boyunca. Sahi şair bu dizede ne anlatmak istemiştir; ya da anlıyorum galiba, anlamak gizli yaradır, kapanmaz dimağımda. Ben zaten ne zaman anlamaya çalışsam, anlamak mı dedim, anlamak anılarımda yitik bir mavinin dalından sarkarken dünyaya; nasıl, anlamadım, ne dediniz; şaşırmayan canım bu kadar, hala mı inanmazsınız bana, yalan söylüyorum anlasanıza. Mor salkımlı bahçelerin dalından kopan menekşeleri koparsanıza, koparmak meşru kılarken işlediğim cinayetleri hesapsızca. Yoksulluk kazınırken tırnağımın kenarına, tırnağım kopardı ucundan, seneye de giyerim dediğim ayakkabım sıkmaya başlayınca sıkı sıkıya; sıkıldığımı da nerden çıkardın, sıkılmak söndürmez ruhumu her nefes alışımda.

Ben şimdi nerelere gitsem acaba; bilmem ki nerelere salsam tuttuğum balıkları, nerelerde uçurtsam uçurtmamı dört metrelik kuyruğuyla. Cevabını bildiğim sorular sorsam sana, sırf iki cümle çıksın diye dudağında. Dudağında gece olsam; uykum gelse gecenin onunda; öpsem duyar mısın aynaya her baktığında. Gideyim mi dersin yoksa kalmak acıtır bilirsin; ben bilmem bilmek zor gelir bu sefil varlığıma. Bilmem ki neden zor gelir. Tamam, tamam kızma, deme öyle, sus, abuk sabuk konuşma. Ben susarım, bilmem ki neye yarar bu susuşlar, ama sen susma; bakma bana, aldırma, saçmalamak geliyor kolayıma. Bilmek zor gelir değildi her şey hakkında yorum yapan bana, bak gördün mü yine yalan söyledim sana. İki demlik çay koy Fatma, mevzu derin görüyorsun ya. Ne diyordum, diyelim ki olmasak bu dünyada, olamasak, oluşamasak, oluşmak mı dedim; oluşmak lazım gelir, gecikirken yiten yılların nakaratında. Vurmasa mesela kıyıya vuran dalgalar, bir bulut olsa yükselse gökyüzüne, gökyüzü yalnızlaşır mıydı o zaman acaba; ya da; ya da akar mıydı briyantinlediğim saçlarımın arasına, kayar mıydı kaşlarımın ortasına; Dante gibi ortasında kalır mıydım hayatın, hayat beni yorarken defalarca. Ne olurdu hayat beni yormasa, incitmese; incinmek istemem ben, altın tepsiyle sunsun da değil aslında mesele; tabanlarım şişercesine, bir yudum alkol alırcasına, sarhoş olurcasına; ki bilmem ki ben bu kaçıncı duble. Serin bir okşama duyumsuyorsam tenimde, geziniyorsa düşlerim düşük omzumdan, ayağımın altı gıdıklanıyorsa fazlaca ve ben susuyorsam hala, bir ses ılık bir yaz gecesi çınlatıyorsa kulaklarımı, kulaklarım yapışıyorsa yanaklarıma tek bir çizgiyle ve artık bilmem kaçıncı başlık atılıyorsa hikâyeme, hikâyem karmaşıktır benim; aklıma yerleştirdiğim onlarca soruyla çıkıyorsam sokağa, evden çıkarken ocağın altını kapattım mı acaba; buna benzer saçmalıklar sürüp gidiyorsa daktilomun ucunda; e peki ben şimdi ne yapayım, ben şimdi ne yapayım da, dönmek mümkün olsun bu yalan dünyaya; çamaşır ipine asılı çocukluğuma, çocuk uyuyor dedi kusursuzca; bu kadarcık kusur oluyorsa hala kadı kızında, kızlar şarkı söylüyor mudur sahil kenarında bağıra çağıra; ateş sönmüş müdür ki Hıdırellez kutlamalarında, çingeneler çiçek satarken ip gibi dizili insanların arasında; insanlar başkalaşıyor mudur başka insanlarda; ya da hangi dönüşüm tersinir bir tepkimeyle reaksiyona girer ki hala; sen beni seviyor musundur acaba, korkarım ki sevmek bırakılır yarınlara, yarınlar asılır sonrasına yalnızca; yalnızlıksa eskiden beridir var olan belki de en ucuz numara, yamacıma kıvrılmış güvercin beyazlığında. Ben şimdi varoluşmasam mı acaba? Yoklasam mı kendimi, gözlerim bağlanırcasına. Bağlansam siyah bir ipin düğümlenmiş boğumunda. Boğumlansa parmaklarım ve ben doğransam parça parça; hünkârın masasına konsam, tükürse beni ağzında bir tomar parayla; paralansam kaslı adamların yumrukları altında. Altında mı kalsam ben şimdi, bilemedim ki ben şimdi ne yapsam da geri gelir beri ki rüya. Rüya? İşlediğim günahın ardından atardım kendimi cehennem denen boşluğa. Boşluk olurdum sonra…

Kar mı yağıyor lapa lapa, ayakkabılarını içeri al ıslanmasın dışarda. Kar tutmaz bu şehirde bilirsin, erir yere düşmeden daha. Bu şehir mi dedim, ne de güzeldir bu şehir, ah bir bilsen ayaklara dolanan meydanlarıyla, çimlere uzanan, birasını yudumlayan, kimseye aldırmadan sevişen insanlarıyla. Neden şaşırdın? Burada insanlar sevişiyorlar hala. Sade bir kahve alabilir miyim acaba? Teşekkür ederim. Ne diyordum, ha evet yağmurlar; bilmem ki niye yağarlar. Kayar burnumun ucundan yere düşer parçalanırcasına, parçalansa koyu kara duvarlar. Aksa yağmur dağlar ardına varana, varsa düşse ne olur sanki ayak ucuma, hangi bir ayak ucu bu kadar az gelir tek şeritli yollarıma. Duralım, kırmızı yanıyor dursanıza! Durmak bir eylemdir aslında. Hiç dönüşü olmaz mı insanın, insan olan tek gidişlik bir evrende yaşamaya mahkûm bırakılırken kimsesizce, kimsesizliğim yalın bir bedenin çıplaklığında. Yollara düştüm işte bak, bak işte; yine ıssız, yine yalnız ve yine pek tabi beni dışlayan bakışların sağanağında. Eziliyorum be Nazım, ezilmek miras değildir bana bilirim, en çokta onun içindir utanmalarım, utanırım beni rahatsız eden insanların arasında yaşıyor olmaktan, yaşamak mı, e bunu da anımsıyorum galiba. Ne çok şey anımsıyorum bugünlerde, bilmem farkında mısın bu kaçıncı tekrarlayışım sancılı cümleleri, cümleler ağlar bu gece. Bilmem ki şimdi acaba, bilmem ki daha kaç şiir mısrasın da eskiyecek eskiyesi varlığım, bir yatağım bir de işe yaramaz radyom var yalnızca. Avutmak içimi soğutur benim, avunmak yorar hasta yüreğimi, yüreğim avunmadıkça. Buna benzer cümleler ağırlığında, cümleler ağırdır çünkü bazen sağlam bir duruş gerektirir vurmasını bilen ağızlarda. Yani ağızlarda dışa vurumlar bağırırcasına, anlattırma şimdi hayasızca, biliyorum deli dediğini bana; hem ağız gördüm ben, öyle kopmuş kenarından, öyle düşmüş ve öyle savruk bir başına. Başım ağrıyor çıkacak yerinden, geçin dalganızı hadi gülün çürük dişlerinizle, hadi dışlasanıza! Dış kapının mandalı bile olamazken, olmaya dahi cesaret edemezken bu korkunç mahlûkatların tiksinç ağızlarında. Evet, ağız diyorum gördüm karanfil sokak yirmi üç numarada, öylece heyecansız ve hezeyan içinde bağırırken bana, sahibini arayan milyonlarca ağızdan bir parça kopararak gülümsemek isteyişidir belki de; belki de tüm bu dokunmalar, ne tuhaf, ne ürkütücü. Dokunmalar mı, daha önce hiç duymamış olacağım ki garipsiyorum, garipsemek dokunur gecenin şafağında. Gece dedim yine değil mi; ben ne zaman gece olsam, olmak acı verir bana. Hey Fikret, okudun mu gazeteleri, canını sevdiğim; boşver sen yaz sadece olur mu, karartılmış manşetleriyle var oluşan; var oluşan ha, gazeteler varoluşuyorlar, bir ben kalıyorum geri. Sağırlar ağırlıyor, ağır gelen her ne varsa, sağır mı dedim, ne olur yanlış anlama; ya da doğrusu ne ise, sen sadece onu anla!

İsmail Topçu

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.