Farklı bir psikoz: Esneme ve uyuma

Uyuşukluğun bir parazit gibi tüm organlara sarılması. Hissiyatsızlık ya da bir boşlukta iç geçirme hali. Meşhur uyku olumlanır, yorgunluk bahane edilir, gözler kapatılır. Yalancı bir gülümsemeyle geceye hayır denilir. Ruhun uykuya muhtaç olduğu (mecbur olduğu) yalanı bu hengameden beslenir. Gülerim buna, uyku aptallara göredir. Ve ne yazık ki uyku ihtiyacı kutsal bir emir gibi salık verilmiştir. Öyle ki bu uyuşukluğa bir de uyduruk mesai bulunmuştur: Yorgunluk. Bir filozof hastalığı. Günü geçirmek ve yatağa uzanıp rüyalara gark etmek için insanın kendine bahane ettiği bir illet. Modern zırvalığın ta kendisi. Bir eylem sayılabilmesi bile imkânsız çünkü “zamanın düşmanı” olan hiçbir eylem insan faydasına değildir. İnsan zamanın katili olmamalı. Bu cinnet ve sağlıklı olma psikozu hayatı delik deşik etmekte. Buna bir son verin. İnsan nefes almalı ve yaşamalı. Özgürlüğünü ve kendini mahvetme hakkını ondan aldığınızda elinde ne kalır: Koskoca bir hiç!

Ayakta uyuyanlar kabilesi

Onlar cennetle müjdelenmiştir. Neden? Bir rüya makinesine bağlandığınızı düşünün. Hep güzel ve iyiye dair rüyalar gördüğünüzü. Peki, uyandığınızda, yatağınızda sefil bir halde uzandığınızı gördüğünüzde suç kimindir? Aynanın mı yoksa sizin mi?

Her “şey” herhangi bir kelimeyle çağrılırken (kavramlar gelişigüzel boşluğu örerken), insan denilen sahtekar, şeylere öyle bir anlam yükler ki, kendisini evrenden taşmış bir muamma gibi hisseder. Esnemenin sonu budur, o bir merhaledir, yıkıntının içinde bir kendinden geçiştir. Evrene taştığını sanan insan varlığı, aslında yeknesaklığın kucağına düşer. Rutin ölümün başladığı yer burasıdır. Benlik kavrulurken yıkım başlar. Cehennem dedikleri bu olsa gerek. Esnemenin gözyaşları bu gerekçeyle makuldür, son ayindir, ruhun ehlileştirilmesinin, daha doğrusu çürümenin başlangıcıdır. Artık bir kahraman, kendine kıyan ve kendini uzaklara gark etmenin son kurbanıdır insan, bu aşamada son bir türkü yakar. İbadetin geviş getirmesine bir örnek teşkil etse de o artık eskisi gibi muzaffer değildir. Zafer cehennemindir. Kurtarılması planlanan unutulmuştur, giyotinlere giydirilen insan ruhu, sevaplarıyla günahlarıyla silkinmeye çalışır ama nafile; imkânsızlık dünyayı saran bir hastalık gibi dikilir başucumuzda.

Andrey Tarkovski, Stalker

Darağaçları sevaplar için kurulur. Günahlar ise çabucak tanrıya ulaşır çünkü kefarettirler boynumuza. Kefenimiz ise ruhumuzun doğal örtüsü gibi gösterilir. Ölüm kutsanır ve “baş tacı edilen son” hakikate sürtünür: Bu aşamada tüm arzularımız söner. Ateşli bir peygamber hassasiyetinde organlar topyekün karıncalanır. Kırışık ve düzensiz bir giysi biçilir meleklerin kanatlarından: Demek ölümsüzlüğü arıyorsunuz, işte size yaşamdan vazgeçenlerin kafilesi: Çarpıklığın yeni taraftarları.

Bu yüzden kötü bir kopyadır hayat, kopartılmış ve sürgün edilmişlerin anavatanıdır. İşte şimdi “mahvolmanın dini” vahyedilmeye hazırdır. Kiliselerdeki dilek mumları söndüğünde tanrı betonlaşmış bakışlarıyla bize doğru bir küfür savurur: Ruhunuz yanıyor, görüyorum! Bir filozofun duasına benzer bu, tüm arzularımız çaresizce savrulur kimsesiz diyarlara. Artık dölsüz ve ıssızdır kâinat.

(Tin’i yaratan neden onu ayrıştırmıştır? Hâlbuki bizler bir sürü soruyla karşı karşıya kalırken hep O’na sığınmaz mıyız, o eksiksiz tin’in yaratıcısına: Acaba komşum ne der, babam kıazr mı, arkadaşlarım tavır alır mı, tanrı ne der? İşte bu sefil yakarışlara modern zamanda ibadet diyorlar, ah budala soyu!) Sen bir diğerinin kölesi olasın diye tin vardır, tin senin düşmanındır, tin acizlerin vatanıdır. Sen varsan o gerçektir!

Evet, bir hiyerarşi var içimizde, hem de kanla yazılmış. Kabuklaşmış bir yalan var alınlarımızda. Bizler buna kader deyip yola koyulanlarız, bir sürü gibi, bizler çobansız sürüyüz. Yüce İsa bize Lazarus’un sabrını bağışla, bağışla ki sönsün ateşimiz! Ne hazindir ki birbirimizin içinde solduk ey Atina, ey Polis’in ruhu! Kabullenemedik, kabullenmenin aritmetiğini ön yargılarımızla paramparça ettik. Bu kıyımda ölümü kutsarken, çürümüşlüğün adını yeniden koyduk: Beyhudelik. Boş vermişliğin salık vermesi ile yeni yüzyıldaki en çarpıcı sürgünü yaşıyoruz. Teşhis konulamayan buhranlı dönemlerimizde türlü şarkılar uydurarak acıyı bir çeşit panzehir belliyoruz. Hâlbuki acıyı ruhumuza sürenler ortalıkta yoklar, kazazedeyiz, vurulmuşuz.

Ölü-m-seviciliğinin hortladığı tek mecra insan ruhudur dostlarım, onu sevmeye devam edin, kundaktaki bir bebek gibidir o, büyütün ve koynunuza alın onu, tıka basa doldurun içlerinizi ey inananlar. Tanrı doymanızı istiyor, midelerinizin birer mabet gibi muamele görmesi bundandır. Yiyin kardeşlerim! Daha çok var.

Zamana düşman olanlar cehennemliktir

Bizler yaşarken öldüğümüzün farkında bile değiliz. İnsan neslinin zaafı olarak bu hatalı kod hepimizin beynine işlenmiş. Her ağlayışta yüreğimizi ısıtan melankolinin o dumansız ateşi bize ne olduğumuzu hatırlatmanın derdindedir. Kurulmuş bir saat gibi her uykunun düşmanıdır. Ansızın gelen bir misafir gibidir; korkunun organlarımızı titretişi gibi asildir. Çürümüşlüğün adını ilk koyan melankoli nöbetleri gecelerce uykumuzu delik deşik eder. Bunu yaparken her daim elinde tuttuğu ümit şırıngası bizi ayakta tutar. Tüylerimizi diken diken eden nedir sizce? Gecelerce sarhoşluk içinde sayıklatan, bir âşık gibi dize getiren o yüce duygunun kaynağı nedir sizce? Hasretle ve şevkle oynaşan bir sevgili gibi kâh ağlatan, kâh uzaklara daldıran bu hastalık tanrıdan koparılmamış mıdır? Cevabımız evet. -Melankoli bir nimet, bir ilaçtır.- Yaşatılması mucizedir.

Andrey Tarkovski; İvan’ın Çocukluğu

Yalnızlığında terkedildin değil mi hiç? Peki, bu tuhaf yalnızlığında nelere hasrettin? Bu atılmışlıkta neleri önceledin? Korkunç kâbuslarından uyanman için sana tarif edeyim: Kendince tanrılar uydurdun, onları mitlerle giydirdin, yangın yerine dönen ruhunu bu sayede şeytana satmış oldun, kızıl buzullarda tek başına dans ettin. Sonra kayboldun, dua ettin. Bir süreliğine de olsa kendini bir adak sunağında sanarak, el yordamıyla kalbini yerinden çıkararak şunları fısıldadın tanrılara: Kalbim kaynıyor, aşk’sız geçen her güne yazıklar olsun! Bu sürüncemeye kısaca “gerekçesiz yas” deriz, kısaca kendin dışında kalan her şeye teslim olmak… Bu denli ürküntü içinde olan herkes gibi, riayet (biat-ı şuur) etmenin daha doğrusu bir aşçı yamağı gibi büyük bir ziyafetin ortasında aç kalmanın derdine düştün. Bütün bunlar seni yavaşlattı, harabeye çevirdi, ruh sağlığından oldun böylece. Düşünemez bir mahlûkat oldun değil mi, lakin haleler içinde doğan bir çocuk ruhunu bir meşe ağacı gibi yonttu, bir tomruktan neler yaratılabilir sorusunun cevabını uludu sana. Sonrası malum, insanlık tarihi burada başlıyor.

Sefaletin tarihi: Medeniyet

“Ol” denildiğince “öl” anlaşıldı, ilk ve biricik eylem arızalı yanlış telaffuzu ayetlerin içine işlerken, ölümcül bir hata yapıldı: Yaratılış. Varoluşun yandaşıydı, hepsi zehir gibi sindi ciğerlerimize. Soluduk. Yıkıma başlanmıştı. Çürüme de öyle.

İnsan münferit bir varlıktır, hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz -kendi ölümü hariç- tek bir hücreden geldiği söylenilse de kendine has bir tavrı vardır. Genel anlamda savruk bir davranış düzlemine sahip olmakla birlikte, yaşamsal değerini yine bu haylazlığından alır. Ruhsal disiplin burada vuku bulur. Ahlak mı önce gelir, yoksa şehvet mi? Cevaplar ruhun sarsılmaz disiplinine muhtaçtır artık. Kara talih bir kere yenilmiştir artık, geri dönüş yoktur. Havva’nın döllediği insanlık irinler içinde can çekişmektedir. Ortalık buram buram riya kokmaktadır. Zevk kırıntıları birer bilgi ağacına dönüşür ve ilk ayet vahyolur: Oku!

Yaradanın adıyla oku: Kör talih yenilmiş, canavar uykusundan uyanmıştır. Çocuklar eksik doğmuş, ineklerden kan sağılmaktadır, ortaçağın bedbaht kurtçukları tüm ruhları kemirmektedir. Kutlu ve neşeli günler sona ermiş, tarih yeniden yazılmayı beklemektedir. Peki, bu yeniden yazma iştahı ve zevki nereden gelir? “İnsan”ın amaçsızlığından ve sonuçlara aldırmayışından. Tarih denilen masallar manzumesi sadece yalanla türevlenir, o, yalanların ve güce tapınanların dipnotlarından başka bir şey değildir. Bir deccaldir, insan türünün yok edicisidir.

Ancak yine de “İnsan”ın amaçsızlığını yok etmek istemem. Neden mi? Açıklayayım: İnsan tarihselliği boyunca hiçbir zaman kendi acısına ağlayamamış tek varlık alanıdır. O bir seçimsizlik şartıdır, mecburiyettir, mahvedip sonra yeniden yaratmaktır. Kendine kıymanın haklılaştırıldığı ve tarih denilen masalın kulaklara fısıldadığı en ölümcül günah insan’dır. Bu yüzden kendi haliyle çelimsiz ölümünü beklemesine izin verilmelidir.

Can Murat Demir

CEVAP VER