Günlerdir yazmak istiyordum bu halk direnişi ile ilgili ama nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. İlham değildi aradığım, aradığım, içimi dillendirebileceğim bir şeydi. Ve mahallemin girişine  kurulan  DEV ekranı görünce” İşte bu!” dedim. O günden beri de iki önemli ütopik kitabın kara sayfalarında sürükleniyor gibiyim. Sürükleniyorum çünkü kendi rızamla olmuyor, sürükleniyorum çünkü korku ütopyası bu kitaplar, sürükleniyorum çünkü dursun istiyorum. Duranadam veya Durankadın yerine Duran İktidar istiyorum.

Beni içine çeken bu iki kitaplar ise: George ORWELL’ ın Hayvan Çiftliği ve 1984 adlı distopyalarıydı.

George  Orwell, Hindistan’da doğmuş İngiliz bir yazardır. “Burma Günlüğü” adlı kitabını yazarken Hindistan’da bir İngiliz polisidir. Ve ezici otoriteye boyun eğmeyerek bu mesleğini ve rahat hayatını bırakıp Paris’te bulaşıkçılık yapmaya başlar. Çok zor dönemlerden geçmiş ama kitaplarında hep yaşadıklarına yer vererek okuyucusunu beslemeyi de iyi bilmiştir.  Hastalanır yoksulluktan fakat onu okuyanlara yaşadıklarını anlatmaktan yılmaz. “Paris ve Londra’da Perperişan”  adli kitabı da bu hayat tarzının otobiyografik romanıdır. Sonra İspanya iç savaşına katılır, hastalığı yüzünden savaşamaz ama savaş muhabirliği yapar. Boynundan vurulup da hastaneye yatırıldığı zaman hayran olduğu komünizmin yerine madalyonun diğer yüzünü de görme şansı yakalar. Hindistan da POLİS ORWELL iken  kapitalizmin, İspanya da ise MUHABİR ORWELL iken komünizmin ne demek olduğunu yaşamış ve bu iki kitabında da iktidar oyunlarına yer vermiştir. Kitaplarını okumamış olanlar için; HAYVAN ÇİFTLİĞİ adlı eserinde kısaca çarlıktan komünizme oradan da kapitalizme geçiş sürecini hayvanların üzerinden bir fabl hikayeyle anlattığını söyleyebilirim. 1984′ de ise Stalin’in Rusya’sını adeta gözümüze gözümüze sokmuştur Orwell. 1945’de Hayvan Çiftliğini (İkinci Dünya Savaşı sırasında başlamış ve savaşın sonunda bitirmiştir) ve 1949’da 1984′ ü yazmıştır. Yazım tarihleri önemli çünkü, geçmiş zaman diliminden Orwell’ ın bu günümüzü görmesi oldukça şaşırtıcı ve manidardır.

Hayvan Çiftliği’nin başında Bay Jones denen bir insan vardır. Aslında bu son Rus çarı Nikolay’ın temsilidir kitapta. Hayvanlara çok kötü davranır ve hayvanlar ayaklanarak (direnerek) çiftliği ele geçirir. Eşitlik idealleridir hayvancıkların. Her gün “İngiltere’nin Hayvanları” marşını söylerler. İki domuz ise yönetimi zamanla ele geçirir. Bunlar; Snowball ve Napolyon’dur. Snowball daha iyi niyetli olan domuzcuktur. (Lev Troçki) Napolyon ise iktidar hırsıyla yanıp DURAN bir DOMUZ’dur. (Stalin) Gel zaman git zaman eşitlik falan kalmaz. (Komünizm yok olur.) Kan akmaya, Napolyon  insanlaşmaya başlar, iyi domuzu da ortadan kaldırır. Bay Jones’un evine yerleşir, insan gibi giyinir ve iki ayak üstünde durup insanlarla ticarete başlar. Diğer çiftliklerden gelen insanlar da Amerika’yı temsil eder bu muazzam distopyada. Belki de neden son zamanlarda bu kitabın içindeymişim gibi hissettiğimi şimdi daha iyi anlamışsınızdır (!) Günümüzün iktidar kavgasının bir korku ütopyası haline gelmesi fikri (ihtimali), Hayvan Çiftliği’nin gerçekleşmesi olasılığından maalesef daha da gerçek çünkü! Kitabı defalarca okumuş birisi olarak  bu kitabın günümüzün siyasi koşullarıyla tam tamına örtüştüğünü düşünüyorum. Bizde ki Amerikancıları da düşünürsek, tüm kitap da bu yaşadığımız hayatta şimdi(!)

Yazımın başında DEV bir ekranla göz göze geldim demiştim ya, benim oturduğum semt İstanbul’un varoşu sayılabilecek bir yerde. Ve tam tramvaydan bir  indim ki, vaav karşımda dev bir ekran. Belediye nerelere park yapmış, nerelere okul, sağlık ocağı  açmış onların reklamını döndürüyor sürekli. Sanki bu mahallenin pazar yerindeki üstü açık ve alelade kapatılmış mazgalının içine altı ay önce düşen ben değilmişim gibi beni kandırmaya çalışıyor belediyem. Aylar geçti ama şikayet ettiğim mazgal hala aynı yerde öylesine duruyor. Şimdi gözümle gördüğüm içine düştüğüm mazgala mı inanayım yoksa dev ekranda gördüklerime mi? Orwvell 1984’ünde TELEEKRAN adını verdiği dev ekranları anlatıyordu. Bu ekranlar her evde bulunuyor, ( Şimdiki tv gibi) sürekli propaganda yayını yapıyor hem kendini zorla izlettiriyor hemde “alıcı” göreviyle insanları sürekli gözlüyordu. Big Brother isimli bir lider de sürekli ekrandan konuşuyordu yani bizdeki Big Kasımpaşalı gibi. Hikaye Okyanusya adıyla bilinen bir ülkede geçiyordu, aslında komünizmin hüküm sürdüğü İngiltere’ydi burası. Big Brother’e kimse karşı gelemez, düşünce polisleri anında bu karşı gelen insanları yakalar ve Sevgi Bakanlığı’na (Adalet Bakanlığı gibi yani!) götürürdü insanları. Bu ülkede her şey tersti.” Özgürlük, köleliktir.”, “Savaş, barıştır.” gibi… Winston, (Kitabın baş karakteri) Doğruluk Bakanlığı’nda çalışıyordu. İşi, dış dünyadan gelen gerçek haberleri yakıp, yerine yeni haberler uydurmaktı .(Yandaş medya) Sevgi Bakanlığı ise işkence yeriydi. (Biber gazı, cop, küfür, taciz…) Zamanla Winston uyandı, gerçeği gördü DÜŞÜNCE polislerini atlattı ve Julia ile tanıştı. Julia “Seni seviyorum.” notunu vererek Winston’a zaten düşünce suçu işleyen bir kadındı. Güya aşık oldular. (Ankara metro öpüşme sahnesi!) Sevgi, aşk, kahve, çikolata, makyaj, kültür, farklılık her şey yasaktı. Sisteme çocuk doğurmak yeterliydi sadece. (Üç çocuk!) Ama bu yönetim sistemin de özgürlük hiç yoktu. Her şeylerine karışıyorlardı. Kiminle nerede öpüşeceğine, kaç çocuk doğuracağına, neye inanacağına, kimi lider seçeceğine… %100’ü istiyordu Big Brother. O seni gözetlemeden duramıyordu ama, kendisi en gizli işlerini yapmaya da devam ediyordu. Ve Winston ispiyonlandı. Kim tarafından! (?) JULİA. Korku öylesine beslemişti ki insanları “Bööö!” dese biri, anasını bile satardı. Winston Sevgi Bakanlığına götürüldü. 2+2=5’i kabul etmeliydi, çünkü Big Amca öyle istiyordu. En büyük korkusu ise beyaz farelerdi, Winston’un ve bunu bilen tek kişi Julia idi. Sevgi’ de beyaz farelerle dolu bir odaya sokuluncaya kadar Winston sistemi kabul etmedi. Taki farelerin olduğu odaya kafası sokuldu iste o zaman: “Fareler Julia’yı yesin.” dedi. Sistem onu da bir düşünce polisi haline getirdi. Ama yıllar geçti işte Stalin öldü ve insanlar ÖZGÜRLÜK DEVRİMİ yaptı.

AVM’ ler olsaydı 1949’da acaba BİG nasıl davranırdı? Zorla ağaç söker, “Yeşil haramdır.” der miydi? Evet, yıllar geçti ve artık düşünce polisleri karşısında insanlar dans edip, şarkı söylüyor, afiyetle yemeklerine biber gazı döküp yiyorlar. (İftar sofrasında bile)

Bu ütopyalarda her şey ters ise, demek ki özgürlük de o kadar da uzakta değil.

 

Aylin Özer

1 Yorum

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.