Niğde’nin Katrancı Köyü’nde çobanlık yaparak geçimini sağlayan Yaşar, otuzundan sonra hayatını değiştirecek radikal bir karar aldı. Bu yaşa kadar, neden herhangi bir adım atmadığına dair hiçbir fikri yoktu. Belki şartların olgunlaşmasını bekledi, belki zaman uygun değildi, belki de cesaret edemedi. Bilemiyordu. Ancak otuz iki yaşından sonra hayatın bir anlamı olduğunun farkına varacak kadar kendisini geç kalmış hissettiği muhakkaktı. Bunca sene etrafına bakınmaktan kendini göremez olmuştu. Oysa Yaşar’a göre, gerçek meziyet bakmaktan ziyade görmesini becerebilmekteydi. Bu o kadar da kolay bir şey değildi. Kendine dışardan bakabilen bir göz olabilmek için, önce kendini tanıması gerekiyordu. Belki de sırf bu yüzden, tahta direkler üstüne serili brandalardan derme çatma kulübesinde yalnız başına oturur, sevdiği yazarların kitaplarını okur, bazen altını çizdiği cümle üstüne saatlerce düşünür, bazen de okuduğu kitabı daha çok içselleştirmek adına kitabın özetini çıkarırdı. Okudukça dünyası değişiyor, algıları açılıyordu. Herkesin çoban diye hor görüp, köyün gündelik işlerini yapan Yaşar; aksine yaptığı işlerden dolayı hiçbir rahatsızlık duymuyor hatta hayvanlarla vakit geçirip insanlardan uzaklaştığı için huzur buluyordu. Elinde kitap ile onu görenler eğleniyor; “hele şu çoban bozuntusuna bak, okuyup da alim olacak sanki” diyerek küçümsüyorlardı. Bunca sene, bunca insana nasıl katlandığını, neden katlandığını anlamıyordu. Okudukça dünyası değişen Yaşar, başka bir şeyin daha fakına varmıştı. Mutsuzdu. Evet, yeni şeyler öğrenmek, kitaplar sayesinde başkalarının hayatlarına dokunuyor olmak, onu mutsuz ediyordu. Ancak bu, kesinlikle umutsuz olduğu anlamına gelmiyordu. Belki etrafında varoluşsal sıkıntılarından dolayı acı çeken, sırf bu yüzden mutsuz olan başka insanlar da olmuş olsa; bu dünya, bu köy daha yaşanabilir bir yer olabilirdi. İnsan mutsuzken de pekâlâ yaşayabilirdi ancak yalnızsa yaşamak için mücadele etmesi gerekirdi. İnsanlara yetişeceğim endişesiyle koşmaktan nefessiz kalıyor, bu endişeyi yaşıyor olmaktan bile hicap duyuyordu. Çünkü biliyordu ki, onlara yetişmek imkânsızdı. Yaşar köydeki herkesten farklıydı. Ne diğer insanlar gibi doyumsuz bir iştaha sahipti ne de huzurunu bozacak nedenlerle meşgul ediyordu kendini.  O varoluşsal acılarından dolayı mutsuzdu yalnızca. Ve her mutsuz insanın amacı mutlu olmaksa eğer, bunun için çaba sarf etmesi gerektiğinin farkındaydı. Tek korkusu bu çabanın boş olma ihtimaliydi. Ancak o yine de uzunca zamandır böyle bir çabanın içindeydi. Yorgundu sadece. Yoruldukça direndi. Dinlendi. Fakat olmadı, vazgeçti sonunda. Etrafındakileri olduğu gibi kabullenmek zorunda kaldı. Bir yere kadar toplum mühendisi olabilirdi. Bir yere kadar onlarla konuşabilir, onları aydınlatabilirdi. Anlaşılmayı beklemek, herkes kadar onun da en doğal hakkıydı. Hakkı olanı elde etmesi için devrim yapması ve bu devrimi önce kendinden başlatması gerekirdi. Bu sürecin artık tamamlandığına inanıyordu. İnançlıydı. Sorguluyor olması buna engel değildi. Her ne olursa olsun, Tanrı tarafından yaratılma bilinci ona ayrı bir huzur veriyordu. Yoksa bu kimsesizliğin onu ölüme götüreceğinden korkuyordu. Aslında korktuğu şey ölüm değil, yalnızca bir gün ölecek olma düşüncesiydi. Ne yaparsa yapsın, bu düşünceyi bir türlü bertaraf edemiyordu. Bu bilinmezlik, bu gizem onu oldu olası büyülerdi. Kitaplarının bu gizemli yolculukta ona yoldaşlık eden en iyi arkadaşları olduğunu düşünüyordu. Yaşar bir düşün içinde ancak düşünerek uyanılabileceğine inandığından, bunu kendisine bir vazife olarak görüyor, bir ibadet gibi yerine getiriyordu. Artık kabuğunu kırmanın vakti gelmişti. Kabuk sert olabilirdi ancak Yaşar hiç olmadığı kadar güçlü hissediyordu kendini. Kırabilirdi. Bunu bir zaruret olarak görüyor, artık ona göre hareket etmesi gerektiğine inanarak, radikal adımlar atmaya karar veriyordu.

Herkesin bu denli hayatında varlarmışçasına yer kaplamasından dolayı tahammül edemez hale geldi. Hiçbir amacı olmayan, sadece nefes alıp veren et yığınları olarak gördüğü insanlar, onu daha çok soyutluyor, daha çok yalnızlaştırıyordu. Bunca sene itip kakanlardan, adam yerine koymayıp görmezden gelenlerden, aşağılayan, dışlayan, hor görenlerden hesap sormak istese de; hesabın bizzat kendisi tarafından kapatılması gerektiğine inandığı için, doğup büyüdüğü köyünü, sırtına aldığı bohçası ve yanından ayırmadığı köpeği Bozkır ile birlikte terk etmek zorunda kaldı. Aşina olduğu toprağından ayrılmak onun için sudan çıkmış balığa dönmek demekti. Ancak yine de, kimsesiz olmanın verdiği cesaretin, başka hiçbir şeyle ölçülemeyeceğini düşündüğünden, hayatını kökten değiştirme hususunda oldukça kararlıydı. Geride bırakacağı ne eşi, ne dostu, ne de ana-babası vardı. Dolayısıyla bu, arkasından ağlayacak kimsesinin olmadığı anlamına geliyordu. Nereye gideceği hakkında hiçbir fikri yoktu, kaybedecek hiçbir şeyi de. Onun için her insan, bir imtihan demekti. Kimi mal mülk ile kimi sevdikleri ile kimi de kendi gibi yalnızlıkla sınanıyordu. İnsanlar, kusursuz bir Tanrı’nın ancak kobayları olabilirler diye düşünüyordu. Kobay olmaya razıydı, yeter ki iyi şeyler olsundu.  Yaşar böylesine karartarak gözlerini, asi bir çabanın peşine düştü. Ayaklarını sürterek yürüdüğü kurak topraklardan, yalnızca toz bulutu kaldı geriye.

Yol boyunca türküler söylüyor, köpeği Bozkır ile oynuyordu. Yorulunca dinlenebileceği birçok ağaç; elini yüzünü yıkayabileceği birçok dere vardı. Güneş, çorak toprakları cezalandırırcasına ısıtmaya devam ediyordu. Köyün yaklaşık yirmi kilometre dışında, sararmış çalılıkların bulunduğu Çura Dağı gözüne çarptı. Bozkır’ı kucağına alarak, yavaş yavaş yukarı doğru tırmandı. Dağın ortalarında bir mağara dikkatini çekti. Kucağındaki köpeği ve sırtındaki bohçayı yere bıraktı. Alnındaki teri sildi. Soluklandı. Köpeğe dönerek: “Eee ne dersin Bozkır, burası iyi bir başlangıç için biçilmiş kaftan gibi gözüküyor, sence de öyle değil mi?” diye sordu. Bozkır sanki anlıyormuşçasına kuyruğunu sallayarak, havlamaya başladı. Böylece köpeğinden onayı aldığını düşünen Yaşar, geceyi burada bu mağarada geçirmeye karar verdi. Mağaranın içini şöyle bir kolaçan eden Yaşar, yaşanabileceği hususunda ikna olduktan sonra dışarıya yöneldi. Bohçasından çıkardığı yastığı, taşın üstüne koyarak, dostu Bozkır ile birlikte gökyüzünü izlemeye koyuldu. Bulutlar yavaş yavaş sahneden iniyor, beyazlıklarını kaybediyor, yerini Ay’a bırakıyordu. Bizzat bu sahneye şahit olmaktan dolayı büyük keyif alıyordu. Yanağını okşayan rüzgâra minnet duyarcasına gülümsüyordu. Gülümsemeyeli yıllar olmuştu. Geç kalınmışlık duygusu peşini bırakmıyordu. Ancak bu duygunun bir bıçak gibi kesilmesi gerektiğini biliyordu. O gün onun için bir milattı artık. O karanlık son, o bilinmez çukur umrunda dahi değildi. Belki de yoğun bir istenç, gerçekleşmesi arzulanan garip bir duyguya dönüşen bir sürecin parçasıydı tüm bu olanlar. Beynini kemiren ıstırapları da olmasa, ölümle baş başa kalan her insan gibi çıldıracak olmaktan korkuyordu. Zira çıldırması için yeterince sebebe sahipti zaten. Yine benliğini esir alan düşüncelere teslim olduğunu anladığı anda hafif bir ürperme hissetti kollarında. Yattığı yerden doğrularak etrafta çalı çırpı ne varsa toplamaya koyuldu. Bu geceyi sorunsuzca atlatabilirse, artık burada yaşayabileceğine inandırdı kendini. Belki de başka çaresi olmadığından bu inanca kapılıyordu, bilemiyordu. Topladığı çalı çırpıyı, mağaranın ortasına yığdı. Yaktığı ateşin başına oturarak ellerini ısıtmaya çalıştı. Üşüyordu. Bozkır’a sarılarak geceyi ateşin başında uyuyarak geçirdi.

Gün doğmuş, güneş tüm cazibesiyle mağaradan içeri süzülmüştü. Yaşar gözünü açtığı anda karşısında yaşlı bir karga buldu. Karga, bir taşın üstünde, gözlerini ayırmadan Yaşar’a ve dostu Bozkır’a bakıyordu. Kim bilir kaç yaşındaydı, kaç uygarlık görmüş, kaç insanın ölümüne tanık olmuştu. Bozkır’ı öperek uyandıran Yaşar, dizleri üstünde doğrularak karganın yanına doğru gitti. Karga hareket etmeden olduğu yerde onu bekliyordu. Yaşar kargaya elini uzattı, karga kanatlandı ve Yaşar’ın omzuna kondu. Yaşar başını okşayıp, onu öptü. Karga büyük sevinçle kanat çırpıp bir daha uçtu, sonra tekrar Yaşar’ın omzuna kondu. Artık üç kişi olmuşlardı. İlk gecenin ardından, yüzlerde garip bir tebessüm vardı. Mutluluk değildi belki ama huzur olduğu kesindi. Yaşar, anlaşılmak için illa insana ihtiyaç duyulmaması gerektiğini düşünmeye başladı Belki de yıllarca sırf bu yüzden anlaşılmadığı hissine kapılıyordu. Artık bunlardan vazgeçme zamanının geldiğine inanarak, hayvanlarla konuşmaya karar verdi. Karınları açtı, civardaki ağaçlardan meyve-sebze toplamak için fikir birliğine varıldı. Karga bir yandan, köpek bir yandan ayrı ayrı yiyecek bulmak için dağıldılar. Yaklaşık yarım saat sonra, herkes bulduğu yiyecekleri mağaraya getirdi. Büyük bir iştahla yenen yemeğin ardından, yol kenarında bulduğu asayı yerden alarak kendine destek yapan Yaşar, dostlarıyla birlikte keşif gezisine çıktı. Tabanı delik ayakkabılarının altına taşlar giriyordu. Eğilerek sürekli ayağına batan taşları atıyor, ayakkabısının içini boşaltıyordu. Saçları terleyen Yaşar, bohçasının kumaşından bir parça yırtarak başına sarmış, o şekilde yoluna devam ediyordu. Bu haliyle eski çağlardan kalma bir bilgeyi, bir peygamberi andırıyordu. Yol üstünde denk gelen meyve ağaçlarından meyveler topluyor, karınlarını doyurduğu için ağaçlara sarılarak onlara teşekkür ediyordu. Özüne dönmüş olmanın verdiği haz duygusu tüm vücudunu sarmış, kendini bu ilkelliğe bütünüyle kaptırmıştı. Ağaçlarla, kuşlarla, köpeği ve kargasıyla konuşuyor, sohbet ediyordu. Zamanla bu sohbetlere diğer hayvanlar da katıldı. Bazen eline aldığı kireç taşıyla mağara duvarlarına resimler çiziyor, bazen de şiirler yazıyordu. Kulübesini terk ederken yanında götürdüğü kitaplarını dostları için tekrar tekrar okuyordu. Her anlamda kendini beslediği, ruhunu doyurduğu aşikârdı. Belki de bunun için önce bulunduğu yeri, sonra da kendisini terk etmişti. Varsın Yaşar deli olmuş, dağlara çıkmış, meczup olmuş desinlerdi. Bu kimin umrundaydı? Yaşar’ın mı? Asla. O halde bunu dert edinip, onun düşkün olduğunu düşünen insanlara neden kulak assındı ki? Öyle de toplumda kabul görmüyordu, böyle de. Başkalarının değer yargıları için mutsuz olmaktansa, özüne döndüğü için huzurlu olmayı kendine yeğ sayıyordu.

Böylece günler haftaları kovalıyor, zaman hızla geçiyordu. Yaşar artık yeni hayatına alışmış, insanlardan uzakta mutlu bir yaşam sürmeye başlamıştı. Onun bu yokluğunu, köydeki kimse fark etmemişti. Ancak daha sonraları, kaldığı kulübenin önünde onunla eğlenmek için toplanan ahali, sesi çıkmayan Yaşar’ı merak etmiş, camından içeri bakarak onu arar olmuştu. Etrafta Yaşar’ı göremeyince, aramaktan vazgeçmişler hayatlarına kaldıkları yerden devam etmişlerdi. Nasılsa koyunlarına bakacak sürüyle çoban vardı. Yaşar, ihtiyaç duyacakları belki de en son kişiydi. İnsanları anlamak güçtü. Kendilerine kurbanlar arayan vahşi bir ırkın artıkları gibi, aşağılayacak, kendilerini rahatlatacak bir garibanın peşine düşer sonra da salyalarını akıtmak için birbirleriyle yarışmaktan kaçınmazlardı. Bir gün, bir çoban, kahvehane de toplanan kalabalığa büyük bir iştahla, Çura Dağı yamacında Yaşar’a denk geldiğini, saçının sakalının uzadığını, hayvanlarla konuşmaya başladığını anlatıyor; ahali, yüzlerindeki şaşkın ifadeyle pür dikkat çobanı dinliyordu. İçlerinden biri: “Ne olmuş bizim Yaşar’a böyle? Kafayı yemiş en sonunda garip” diyor; diğeri: “Sen ne dersin be, adam ermiş işte ermiş! Duymaz mısın hayvanlarla konuşuyordu diyor herif” gibi cümleler sarf ediyordu. Köy sakinlerince adı Deli Yaşar’a, Evliya Yaşar’a, Filozof Yaşar’a çıkmıştı artık. Herkes kendi penceresinden bakıyor, kendi penceresinden bir lakap takıyordu. Kimisi arkasından dalga geçip eğleniyor, kimisi evliya olduğunu düşünüp saygı duyuyordu. Eskiden kaldığı kulübesinin önündeki kavak ağacının dalları, yırtık çaputlar ile doluydu. İnsanlar hiç vazgeçmiyordu. Ava çıkarken avlanmışlar, Yaşar’ın kıymetini geç de olsa anladıklarını sanmışlardı.

Yaşar, tüm bunlardan uzakta, çok uzakta, Çura Dağı’nda mağarasına misafir ettiği onlarca hayvanıyla inzivaya çekiliyor, kendi hayatını dilediği gibi yaşamaya devam ediyordu. Ona sadık dostlarıyla birlikte huzur içindeydi. Dağda yaşayan ne kadar hayvan varsa etrafını sarıyor, ona yiyecek topluyor, onun ısınması için Yaşar’a sımsıkı sarılıyordu. Ağaçlar daha çok meyve veriyor, derelerden daha çok sular akıyordu. Bunlar elbette, Yaşar’ın tatlı dili, güler yüzü ve babacan tavırları sayesinde oluyordu. Yaklaşık on sene boyunca aynı mağara da, nüfusu artan hayvanlarıyla birlikte yaşadıktan sonra, artık başka diyarlara gitmek gerektiğini düşünen Yaşar, bu fikrini dostlarıyla paylaşıyordu. Yılan ve tilki itiraz etse de, çoğunluk gitmeyi istediği için Yaşar’ın bu düşüncesi olumlu karşılandı. Gerekli tüm hazırlıklar yapıldı. Bohçalar sırtlara alındı. Sıcak diyarlara, suyun bol olduğu topraklara doğru göç başladı. Yaşar’ın bundan on sene önceki halinden eser yoktu. Çünkü bir beklentisi, bir korkusu kalmamış; yüreğini kavuran acıları arkasından gelen onlarca dostu ile birlikte paylaşmış, eritmişti. Artık her şey daha kolay, her şey daha aşılabilir durumdaydı. Kabuğunu çoktan kırmış, özgürce hayatına yön veriyordu.

Yolculuk esnasında kahkahalar atarak, birbirleriyle şakalaşarak yürüyorlar, yorulduklarında kendilerini derelere atarak yüzmenin keyfini çıkarıyorlardı. Yaşar, ağacın gölgesine topladığı dostlarına, şiirler okuyup türküler söylemeyi de ihmal etmiyordu. Hayvanların hepsi birbirleri ile uyum içerisinde, kavgasız, patırtısız, kardeşçe yaşıyorlardı. Yaşar, yine nereye gideceğini bilmiyordu belki ama artık kaybedecek çok şeyi olduğuna inanıyordu. Köpeği, kedisi, kargası, tilkisi, kurdu, kuşu, yılanı gibi. Artık daha çok yaşaması gerektiğinin farkındaydı. Yaşamalı, ayakta kalmalı ve dostlarıyla birlikte beraberce kurdukları bu yaşamı uzatabildiği kadar uzatmalıydı.

Uzun boylarıyla sıralanmış yemyeşil ağaçların bulunduğu, kuş cıvıltılarının eşik ettiği ormanda, neşeyle yürüyorlardı. Bir an da herkesin huzurunu kaçıran bir olay oldu. Arka arkaya silah sesleri duyuluyor, Yaşar’ın çok sevdiği, omzundan ayırmadığı dostu karga, ayaklarının önüne düşerek can veriyordu. Yaşar kızgındı. Karganın ölü bedenini alarak avuçlarına, onu öpüyor, gözyaşı döküyordu. Yankılanan silah seslerinden korkan hayvanlar kaçışmaya başlamıştı. Yaşar telaşlı şekilde hayvanları koruma içgüdüsüyle onları sakinleştirmeye çalışıyor, silahın atıldığı yöne doğru gidip buna bir son verilmesi için avcılarla konuşmak gerektiğini düşünüyordu. Tam bu sırada elinde tüfeği ile avlanan bir insan, silahını doğrulttuğu domuza düşmanca bakıyor, onu öldürmek için nişan alıyordu. Bunu gören Yaşar, hızlıca domuzun önüne atıldı. Ancak avcı tetiğe çoktan basmıştı. Göğsüne isabet eden kurşun, Yaşar’ın kalbini deliyor, delinen yerden kocaman yapraklarıyla dev bir sarmaşık çıkıyordu. Ve o sarmaşık, avcıyı ayaklarından yakalayıp yere düşürüyor, yüzünü mosmor yaparcasına sımsıkı sararak, boynuna dolanıyordu. Nefessiz kalan avcı oracıkta can veriyordu. Yaşar’ın başına toplanan hayvanlar, gözyaşı döküyor uyanması için Tanrı’ya yalvarıyorlardı. Ancak artık çok geçti. Yaşar ölmüş, hayvanlar birbirlerinden kopmuş, eski mutsuz yaşantılarına, varoluşsal acılarına tekrardan geri dönmüşlerdi.

 

İsmail Topçu

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.