Heidegger, insanın gelecekte elsizleşeceğini ve çalışmaktan ziyade oynamaya yöneleceğini sezmişçesine, çalışmaya ve ele güçlü biçimde bağlanmaktadır. Aristoteles üzerine verdiği derslerden biri şu sözlerle başlamaktadır: “Aristoteles doğmuş, çalışmış ve ölmüştür.”[57] Düşünmek bir çalışmadır. Heidegger daha sonra düşünmeyi el emeği olarak adlandırmaktadır: “Belki düşünmek de bir dolap yapmak [Schrein] gibidir. Her hâlükârda el işidir.”[58] El, düşünmeyi kesinlikle analog bir süreç kılmaktadır. Heidegger şöyle demektedir: Yapay zekâ düşünmemektedir; çünkü bir eli bulunmamaktadır.
Heidegger’in eli, yersel düzeni dijital düzene karşı savunmaya yönelmektedir. “Dijital” sözcüğü, parmak anlamına gelen digitus’tan türemektedir. Parmaklarımızla saymakta ve hesaplamaktayız; bu nedenle parmaklar sayısal, yani dijital olmaktadır. Heidegger, eli parmaklardan açıkça ayırmaktadır. Yalnızca parmak uçlarını gerektiren daktilo, “elin asli mertebesini insandan geri çekmektedir.”[59] Daktilo, sözcüğü değersizleştirerek onu “bir iletişim aracı”, yani enformasyon hâline getirmektedir.[60] Daktilo ile yazılmış sözcük artık “yazı yazan, sahici eyleyen el aracılığıyla gelip gitmemektedir.”[61] Sözcüğün özsel alanına yaklaşan yalnızca “el yazısı” olmaktadır.[62] Heidegger’e göre daktilo, “işaretsiz bir bulut [Wolke]”tur;[63] yani sayısal bir bulut, sözcüğün özünü gizleyen bir Bulut olmaktadır. El bir “işaret”tir; çünkü kendini dile “bahşeden [zusprechen]”e yönelmektedir. Yalnızca el düşünme armağanını almaktadır. Heidegger için daktilo, bilgisayarın öncüsü olmaktadır. O, “sözcüğü” “enformasyon”a dönüştürmektedir. Daktilo, dijitali önceden haber vermektedir. Bilgisayarın inşası, “dilin giderek yalnızca bir enformasyon aracına dönüşmesi süreci” ile mümkün olmaktadır.[64] El saymamakta ve hesaplamamaktadır. El, sayılamayanı, hesaplanamayanı, “tekilliği içinde bir olan ve tüm sayıdan önce gelen birleştirici Bir’i” temsil etmektedir.[65]
Being and Time’daki araç çözümlemesi, elin çevreyi bize asli biçimiyle açtığını göstermektedir. Bir şey başlangıçta, elimize hazır olan, yani “kullanıma hazır” (Zuhandenheit) olarak görünmektedir. Bir kaleme uzandığımda, o belirli niteliklere sahip bir nesne olarak belirmemektedir. Onu nesne olarak tasavvur etmek istediğimde elimi geri çekmekte ve bilinçli biçimde ona bakmaktayım. Tutan el, şeyi temsil edici sezgiden daha asli bir düzeyde deneyimlemektedir:
“Çekice yalnızca bakıp durduğumuz ölçüde değil de onu kavrayıp kullandığımız ölçüde, onunla olan ilişkimiz o denli daha asli olmakta ve o, olduğu gibi — yani araç olarak — daha açık biçimde karşılaşılmaktadır. Çekiçleme eylemi, çekicin özgül ‘elle kavranabilirliğini’ [Handlichkeit] açığa çıkarmaktadır. Aracın sahip olduğu varlık tarzına — kendini kendi hakkıyla gösterdiği biçime — ‘kullanıma hazır olma’ [Zuhandenheit] demekteyiz.”[66]
El, her türlü temsilden önce uzanmaktadır (greift vor). Heidegger’in düşüncesi, temsile ve nesneleştirmeye dayalı düşünmenin engellediği, fakat ondan önce gelen bir deneyim alanına ilerlemeye yönelmektedir. El, nesneleştirmenin öncesindeki bu asli varlık alanına özel bir erişim sağlamaktadır.
The Origin of the Work of Art’ta Heidegger, aracın özünü yararlılığın da öncesine götürmeye çalışmaktadır. “Aracın araç-oluşu kuşkusuz yararlılığında bulunmaktadır. Fakat bu yararlılık, aracın özsel varlığının doluluğuna dayanmaktadır. Buna ‘güvenilirlik’ demekteyiz.”[67] “Güvenilirlik”, yararlılıktan önce gelen birincil şey deneyimi olmaktadır. Heidegger bu kavramı, Vincent van Gogh’un bir çift deri ayakkabıyı betimleyen tablosu üzerinden örneklendirmektedir. Ayakkabılar ayağı korumaktadır; ayak birçok bakımdan ele benzemektedir. İlginç biçimde Heidegger, herkes ayakkabının ne işe yaradığını bilmesine rağmen özellikle ayağa dikkat çekmektedir: “Gündelik bir araç parçasını, bir çift köylü ayakkabısını örnek olarak alacağız… Bu tür bir araç ayakkabı olarak hizmet etmektedir.”[68]
Tablo aslında ressamın kendi ayakkabılarını gösteriyor gibi görünmektedir; muhtemelen erkek ayakkabıları olmaktadır. Fakat Heidegger yorumunda kendine özgü tercihler yapmaktadır:
“Köylü kadın ayakkabılarını tarlada giymektedir. Ayakkabılar ancak o zaman ne iseler o olmaktadır. Köylü kadın çalışırken ayakkabılarını ne kadar az düşünür, onlara ne kadar az bakar ya da onları ne kadar az fark ederse, ayakkabılar o denli sahici biçimde ayakkabı olmaktadır. İşte ayakkabılar böyle hizmet etmektedir.”[69]
Bu pasaj, Being and Time’daki araç çözümlemesini hatırlatmaktadır. Ancak ayakkabı-şeyinin özü yararlılık olmamaktadır. Heidegger, resimsel bir dille yararlılığın öncesindeki deneyim katmanına işaret etmektedir:
“Yıpranmış iç boşluğun karanlık ağzından işçinin adımlarının emeği bakmaktadır. Ayakkabının kaba ve ağır sağlamlığında, sert rüzgârın süpürdüğü, uzaklara uzanan ve hep aynı kalan tarlaların ağır yürüyüşünün inadı birikmektedir. Derinin üzerinde toprağın nemi ve bereketi yatmaktadır. Tabanların altında akşam çökerken kır yolunun yalnızlığı kaymaktadır. Ayakkabılar toprağın sessiz çağrısıyla titreşmektedir; olgunlaşan tahılın sessiz armağanıyla ve kış tarlasındaki açıklanamayan geri çekilişiyle dolmaktadır. Bu araç, ekmeğin kesinliğine ilişkin yakınmasız kaygıyla, yokluğa bir kez daha dayanmış olmanın sözsüz sevinciyle, yaklaşan doğum karşısında titremeyle ve ölümü kuşatan tehdidin ürpertisiyle dolmaktadır. Bu araç toprağa ait olmakta ve köylü kadının dünyasında korunmaktadır.”[70]
Şeylerin “güvenilirliği”, insanı yaşamı istikrarlı kılan dünya ilişkilerine yerleştirmesinde temellenmektedir. Güvenilirliği sayesinde şey bir dünya-şeyi olmaktadır. Bu güvenilirlik yersel düzenin parçası olmaktadır. Günümüzde ise şey, bu dünya-kurucu ilişkiler zenginliğinden kopmakta ve salt işlevselliğe indirgenmektedir. Böylece güvenilirliğini yitirmekte ve geriye yalnızca çıplak yararlılık kalmaktadır:
“Tekil araç parçası yıpranmakta ve tüketilmektedir… Böylece araçsal varlık zayıflamakta ve sırf araç düzeyine inmektedir. Araçsal varlığın bu sönümlenmesi, onun güvenilirliğinin kaybolması olmaktadır… Artık görünür olan yalnızca çıplak yararlılık olmaktadır.”[71]
İnsan Dasein toprağa basmaktadır. Heidegger’in ayağı, toprağa kök salmayı simgelemektedir. “Kır yolu”, insanın adımlarını “seyrek manzaranın genişliği boyunca kıvrılan patikada sessizce eşlik etmektedir.”[72] Şey ve onun güvenilirliği, insanın yeryüzünde sağlam bir zemin edinmesini sağlamaktadır. El ve ayak, Heidegger’in düşüncesinin mekânını göstermektedir. Onlar yersel düzeni cisimleştirmektedir. Geleceğin elsiz insanı aynı zamanda ayaksız olmaktadır; dijital Bulut’un üzerinde havada asılı kalmaktadır.
Heidegger’in şeyi bir dünya-şeyi olmaktadır: “Şey dünyayı şeylemektedir.”[73] Şeyin “şeylemesi”, bir araya getirmesi anlamına gelmektedir. Şey, insan Dasein’ın gömülü olduğu anlam ilişkilerini toplamaktadır. Anlamı kuran dünya yapısı Heidegger tarafından “dörtlü” olarak adlandırılmaktadır: “yer” ve “gök”, “ilahiler” ve “ölümlüler”.[74] Heidegger’e göre şeyler arasında “dere ve dağ”, “balıkçıl ve karaca”, “ayna ve toka”, “kitap ve resim”, “taç ve haç” yer almaktadır.[75] Bu sürekli aliterasyon, yalın bir dünya düzenine işaret etmektedir. Heidegger, yersel düzenin ölçüsüne ve ritmine güvenmemizi ve kendimizi dünyanın ağırlığının ellerine bırakmamızı istemektedir.
Heidegger, toprağın içkin ölçüsünde ısrar etmektedir. İnsan iradesinin ötesinde bir “onaylama ya da düzenleme” bulunduğunu ve insanın buna itaat etmesi gerektiğini savunmaktadır.[76] Mesken üretilmemekte, onaylanmaktadır. Geç dönem Heidegger, insan etkisinin ötesinde olan kaygısız bir Dasein, bir “güvenli-varoluş” tasavvur etmektedir:
“Güvenli, securus, sine cura demek, kaygısız demek olmaktadır. Buradaki kaygı, mutlak üretimin yolları ve araçları boyunca bilinçli öz-dayatma niteliği taşımaktadır… Güvenli-varoluş, bütün çekimin çekim bağında korunmuş bir dinginlik olmaktadır.”[77]
İnsan, Heidegger’e göre, “şeyleştirilmiş” olmaktadır.[78] Şey, bütünün çekim bağını barındırarak istikrarı, yani güvenli-varoluşu sağlamaktadır. Heidegger, dünyanın “bir enformasyon sistemi olarak düzenlenebilir kaldığı” dijital düzenin başlangıçlarına karşı konumlanmaktadır.[79] Dijital düzen “koşulsuz” olana yönelmekte, oysa yersel düzende insan şeyleştirilmiş olmaktadır:
“İnsan, tüm yeryüzüne ve onun atmosferine atılmak üzere bulunmakta; doğanın gizli işleyişini enerji biçiminde kendine mal etmeye kalkışmaktadır… Aynı meydan okuyucu insan, basitçe ne olduğunu söylemekten; bunun ne olduğunu, bir şeyin var olduğunu söylemekten aciz kalmaktadır.”[80]
Heidegger’in eli yersel düzene bağlı kalmaktadır. Bu nedenle insanlığın geleceğini kavrayamamaktadır. İnsan uzun zamandır “yer” ile “gök” arasında ikamet etmemektedir. Koşulsuz olana doğru ilerlerken “ölümlüler”i ve “ilahiler”i geride bırakmaktadır. Son şeyler (τὰ ἔσχατα) dahi ortadan kaldırılmak zorunda kalmaktadır. İnsan, koşulsuz ve şartsız olana doğru yükselmektedir. Trans-hüman ve post-hüman bir çağa yönelmekteyiz; bu çağda insan yaşamı saf bir enformasyon alışverişi olmaktadır. İnsan, kendisini insan yapan şeyleştirilmişliğini ve olgusallığını terk etmektedir. “Human” sözcüğü humus, yani toprak kökünden türemektedir. Dijitalleşme, humanum’un ortadan kaldırılmasına doğru kararlı bir adım olmaktadır. İnsanlığın geleceği belirlenmiş görünmektedir: İnsan, kendini mutlak olarak koymak için kendini ortadan kaldırmaktadır.
Byung-Chul Han
TR Çeviri-Edit: Can Murat Demir
İngilizceye çeviren: Daniel Steuer
Notes
57. According to Hannah Arendt: Hannah Arendt — Martin Heidegger: Letters 1925-1975, Orlando: Harcourt, 2004, p. 154.
58. Heidegger, What is Called Thinking?, p. 16 (transl. amended).
59. Martin Heidegger, Parmenides, Bloomington: Indiana University Press, 1998, p. 85.
60. Ibid., p. 81.
61. Ibid.
62. Ibid.
63. Ibid., p. 85.
64. Martin Heidegger, ‘Johann Peter Hebel’, in Reden und andere Zeugnisse eines Lebensweges, 1910—1976, Gesamtausgabe, vol. 16, Frankfurt am Main: Klostermann, 2000, pp. 530-3; here: p. 532.
65. Martin Heidegger, ‘Anaximander’s Saying (1946)’, in Off the Beaten Track, Cambridge: Cambridge University Press, 2002, pp. 242-81; here: p. 260.
66. Heidegger, Being and Time, p. 98.
67. Martin Heidegger, ‘The Origin of the Work of Art’, in Off the Beaten Track, pp. 1—56; here: p. 14.
68. Ibid., p. 13.
69. Ibid., p. 13f.
70. Ibid., p. 14.
71. Ibid., p. 15.
72. Martin Heidegger, ‘The Pathway’, in Heidegger: The Man and the Thinker, ed. Thomas Sheehan, Chicago: Precedent Publishing, 1981, pp. 69—71; here: p. 71 (transl. amended). Note that the text is not included in the book’s table of contents.
73. Martin Heidegger, ‘The Thing’, in Poetry, Language, Thought, New York: Harper & Row, 1971, pp. 164—84; here: p. 178.
74. Ibid, p. 177.
75. Ibid, p. 180.
76. Martin Heidegger, ‘Anaximander’s Saying (1946)’, p. 276 (transl. amended).
77. Martin Heidegger, Why Poets?’, in Off the Beaten Track, pp. 200—41; here: pp. 223f.
78. Martin Heidegger, ‘The Thing’, p. 179
79. Martin Heidegger, ‘The Question Concerning Technology’, in The Question Concerning Technology and Other Essays, New York: Garland Publishing, 1977, pp. 3—35; here: p. 23.
80. Martin Heidegger, ‘Anaximander’s Saying (1946)’, pp. 280f.




