Giriş (Ölümün Doğuşu)

“Enkidu bir vahşi adamdı, hayvanlar arasında bir hayvan.
Günün birinde bir kadın bir su kenarında onun karşısında soyundu
Ve o da karşılık verdi. O günden itibaren onunla birlikte gitti
Medeniyetin sanatlarına riayet etmek için.” -Jim Morrison- (Çev: Hit)

E. Canetti: “Hayatımda ve hayatımın asıl anlamında, inancımda, gücümde, beklentilerimde, dünyadaki her şeyden büyük ve önemli etkisi olan Gılgamış’ı keşfetmiş oldum.”

İlk kez çocukluğumda Gılgamış Destanı bana sözlü olarak iletilmişti. Ancak zamanla unutmuştum ve gençlik yıllarımda bazen aklıma gelirdi: “Ya Gılgamış diye biri vardı, kimdi o” gibisinden kopuk düşünceler. Unutmuş olmakla birlikte, göreceğimiz gibi, psikolojimin bir oyunu da olmuş olabilir.

Sanırım 26 yaşındaydım, bir kitapçıda rastlantı sonucu bir rafta DIN A4 boyutunda, siyah-beyaz çizimlerle desenlendirilmiş bir kitap gözüme çarptı, evet aynen, çarptı gözüme! Gözlerim odaklandı kitaba ve üzerindeki yazıyı okudum: Das Gilgamesch-Epos. Olduğum yere çakılı kaldım, aniden bütün bir iç dünyam beynimde toplandı ve yüreğime vurdu. Kızardım, bozardım, ne olduğunu anlamadım, gözlerimin buğulandığını farkettim ve ağlamamak için bütün gücümü kullandım. Kitabı alıp kasaya gittim, ödedim ve eve gelince, psikolojik bir krizi başlatan ağlama nöbetleriyle okudum.

İnsan psikolojisi ne kadar ilginçtir! Çöküşü durdurmak için psikolojin sana alternatifler sunar, yani kaçışlar. Teatral davranışlara girip sevgilimde teselli aradım. Bir taraftan da soğuk felsefi eserlere yöneldim. (Nietzsche’nin Stirner’i neden bastırdığını bu nedenle de çok daha iyi anlayabiliyorum.)

Ta ki günün birinde bir sevdiğimi kaybedince Gılgamış Destanı karanlık bir mağaraya giren devasa bir canavar gibi ruhumun derinliklerine yayıldı. Bu kez öleceğimi göze alarak yüzleştim: Korkularımla, karanlıklarımla, düşüşlerimle. Varoluş macerası yeni bir boyuta yöneldi: Kitabı yeniden okudum. Arkadaşlarımla, dostlarımla, ailemle paylaştım. Felsefeci arkadaşlarımla metnin felsefi gücünü, edebiyatçı arkadaşlarımla metnin sanatsal yapısını konuştum, tiyatrocu arkadaşlarıma sahnelenecek olan destan hakkında felsefi bilgiler aktardım ve Oryantal kültürün çeşitli öğeleri üzerine bilgiler verdim, yorumlarda bulundum. Rejisörle fikir alışverişi yaptım; oyun çalışmaları süresince, oyun öncesinde ve sonrasında. Sahnelenen oyunu izledim. Enkidu, Şamkat ile sevişerek insanlaşınca gözlerimin yaşarmasına engel olmadım. Sevişmek bu durumda bireyi animalliğinden koparıp özgürlüğün ancak nevrozlarla anlam kazandığı medeniyete fırlatmaktı. Enkidu bunu yaşamıyla ödeyecekti.

İnsan olmanın utancını Enkidu’nun insanlaşmasında duyumsadım, aynı pişmanlığı yaşadım. Kierkegaard’ı kan ve ter içinde titrerken gördüm –kendi etimde. Günlerce bir şarkı mırıldandım: ‘O kapıdan geri gelmedin. Bir süre bekledim, gelirsin diye. Oysa giden gelmez, bu bilinen bir dogmadır. Daha fazla saklayamadığım göz yaşlarımın ritmine daldım. İkimizin de sevdiği parçayı mezarının üzerinde dinleyerek dans ettim. Dans ederken giysilerimi teker teker çıkardım, ta ki yalın hâlimi alana dek.’ Mezarın üzerinde ya da içinde olmanın birbirinden farksız olduğunu idrak ettim. Kızılderili şaman değil miydi Jim Morrison’ın kulağına bu gizemi fısıldayan!

Kısacası, içine fırlatıldığım psikolojik nöbetlerle savaşmasını ve sevişmesini öğrendim. Biricikliğimin ölümcül fırtınalarına teslim oldum. İrrasyonel düşünce ve edimlerime nefes almalarını öğrettim.

Destan üzerine incelemeler ve değişik çevirilerini okudum, toplantılara katıldım ve neticede Almanca bir epik-felsefi metin yazdım ve yayınladım bir edebiyat antolojisinde. Daha sonra Türkçeye çevirip Türkiye’de bir dergide yayımladım.

Elbette birçok edebi metnin etkisini taşıyorum üzerimde, “Peer Gynt” burada anacağım güçlü eserlerden biridir. Ancak hiçbir yazın eserinin beni psikolojik açıdan bu destandan daha fazla etkilemediğini söyleyebilirim. Ve yaşamımı kapsayan ölümün melankolik sevgi imgesiyle rahat nefes aldığımı söyleyebiliyorum bugün.

İnsanlığın ilk edebi eseri olarak bilinen bu destan felsefenin tüm temel konularını içerir: Varlık ve anlamı, varoluş ve melankolik gülümsemeleri, dostluk, âşk ve ölüm.
Minettarım çocukluğuma eşlik etmekle bana bu eseri kazandıranlara.

GILGAMIŞ VE FİLOZOF

Gılgamış, Tanrılar tepesine tırmanırken, yaşamında birçok acıya katlanan bir filozofla karşılaştı. Fazla söze ne gücü vardı ne de mecali.
“Adımlarımı ölüler diyarına doğrultmak istiyorum” dedi filozof. “Çünkü ruhum ölü bir deniz gibidir, hiç bir kuş üzerinden uçamaz, buna yeltenen her kuş anında denizin derinlerinde kaybolacaktır. Hayatım ölümün kendisidir.”
Aynı güçsüzlükte karşısında duran Gılgamış, filozofa şöyle seslendi: “Neyin var? Ya da neyin yok? Ekmeğin mi yok, içeceğin mi? Nektar mı istersin? Ne verebilirim sana ki bahtiyarlık içinde evine dönesin, ey yaşlı, ey tuhaf gezgen?”

“Uçurumlar ve gölgeler, varlıkta ve yoklukta savrulup yiten gezgin düşler, içimden çıkarıp atamadığım ölümler, ateşe batırıp çıkardığım düşüncelerim, kara bulutlarla oynaşan sevdalarım, yer ve gök arasında sıkışıp kalmış ruhum, ah, bir nefestir varlık, hüzün dolu, başka bir acıdır yokluk bilinci, varlıkla yokluğun örtüştükleri anın öteki adıdır hüzün. Haz aldığımızı sandığımız anlardaki o aldanma bilinci hüznü anımsatır kaçınılmaz olarak.”

Filozof loş gözleriyle Gılgamış’a baktı ve hiç bir şey demedi. Gılgamış derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:
“Adım Gılgamış, yarı Tanrı, yarı insan. Sana bir sır vermek isterim, mucize bir bitkiden haberdar etmek istiyorum seni. Utnapiştim hediye etmişti bana fi tarihinde. Bak, yanımda taşıyorum, al, yaşam verecek sana bu bitki. Adı: Yaşlıyken gençleşir insan.”

Filozof “öyleyse madem, kendin neden yemiyorsun”, dedi. “Gençleşmek istemiyorum. Dostum Enkidu’yu kaybettikten sonra gençleşmenin ne anlamı var ki? Ben onunla yaşadım, varlık macerasını onunla paylaştım, onunla güldüm ve onunla ağladım, …boğayı onunla beraber öldürdüm, şu koskocaman Humbaba’yı.”

Açtı ağzını filozof ve seslendi Gılgamış’a: “Garip bir şey başımdan geçti, anlatayım sana. Tanrılar katına davet edildim, bu şerefi bana münasip görmüşler. Vardım oraya, bütün Tanrılar oradaydı. Özel bir merhametten dolayı bana şu lütufta bulundular: ‘Dile bizden ne dilersen, ama tek bir şey dile. Anında gerçekleşecektir. Gençlik mi istersin, güzellik mi dedi Merkür, uzun bir hayat mı, dünyanın en güzel kızını mı istersin dedi Jüpiter, şu köşede gördüğün sandık muhteşemliklerle doludur, her ne istersen seç ama yalnızca bir tek şey.’

Bir an kararsızlıkta kaldım, ne diyeceğimi ve ne isteyeceğimi şaşırdım. Hayatımda hiçbir şeyim olmamıştı, ne olağanüstü yemekler, içecekler, ne bir kadın, ne şan ne şöhret, hiçbir şey. Sonra döndüm Tanrılara ve açtım ağzımı:
‘Pek değerli çağdaşlarım, tek şey isterim, o da gülenlerin benden yana olmalarıdır. Tanrılardan hiçbiri bir söz bile demedi ama hepsi, hep beraber gülmeye başladılar.”

Bunu duyan Gılgamış da gülmeye başladı ve dedi ki: “Peki, tuhaf adam, garip yaşlı, söyle bana, bütün Tanrılar senden yana olunca hayatında ne değişti? Bütün kötülüklerin sebebi olan şu can sıkıntısı çıktı mı hayatından?”

Yaşlı filozof açtı ağzını ve dedi ki: “Oturup hayatımın son anına kadar ağlamak istiyorum. Çünkü Tanrılar da bu dertten payını aldılar, onlardır can sıkıntısını yaratanlar.”

Bunları söyledikten sonra tanrılar tepesinde uzandı yere bir daha kalkmamacasına, ebediyen uyumak için.

“Ölüm hayaletlerini bertaraf etmek istiyorum” demişti Gılgamış arkadaşı Enkidu ölünce. Ama şimdi, evet şimdi filozofun son yakınmasını bir sözcük bile telaffuz etmeden dinledi. Sadece Tanrıların ve insanların ayrı kaderleri ama aynı acıları olduğunu düşündü: Var olmanın dayanılmaz acısı.

ENKİDU VE FİLOZOF

İşte uzanmış yatıyor o büyük filozof, dünyevi hayatında sadece acı ve kötülük görmüş o hüzünlü filozof. “Hareketsizce uzanmaktayım” dedi içinden, henüz yere tam uzanmadan. Acı, boşluk, hiçlik ve kocaman bir anlamsızlık ruhuna eziyet ediyordu.” Görebildiğim tek şey boşluk, beni hayatta tutan tek şey boşluk, içinde gezindiğim, tek faaliyetim boşluktur.“ Bu sözlerle bir şeyler anlatmak istiyordu ama her şey söz ile anlatılamaz ki.

“Evet, şimdi de hareket etmeden uzanmaktasın boşluğun içinde” dedi sıcak ve candan bir ses. Enkidu belirdi bir an karşısında, sanki gökten inmişti. Evet, Enkidu gelmişti filozofu görmeye. Bozkırların panteri, Gılgamış’ın tek dostu. İkisi birlikte öldürmüşlerdi Canavarı, Humbaba’yı. Enkidu ölünce, Gılgamış hiçbir daha hayattan zevk alamadı. Yeniden can vermek istiyordu ölen arkadaşına, ölüme karşı zafer kazanmak istiyordu. Enkidu’nun kaderi ona acı vermişti.

Enkidu konuştu nihayet filozofa bakarak: „Hoş geldin ey bilgin, hüzünlü yaşlı, hoş geldin ebediyete, ruhlar âlemine. Tüm insanların maceraları burada sonuçlanacaktır bir gün. Sen de hayatı aradın hayatın boyunca ama sadece ölümü buldun. Son kapıyı çaldın ey filozof, ölümün kapısını.“

“Her gününü eğlenceyle geçir. Flüt, harp ve dans eşliğinde gece ve gündüz sevin! Sevin kadının kucağında!”, Enkidu’nun kulağında Sabitus’un bu sözleri çınlıyordu. Ancak bu sözleri kendine sakladı ve biliyordu: Yaşlı acı ve keder içinde ölmüştü. Kırılmış bir kalp ve acı çeken ruhuyla yaşamı boyunca kentten kente, köyden köye, dağdan dağa dolaşmıştı. Işıksız ve renksiz bir macera, oyunsuz ve sevgisiz, buydu ona hayatta düşen pay. Çehresi hiç ama hiçbir şey ifade etmiyordu. Ufukta daha yükselmeden sönen bir çehre. Dünyaya gelen her canlının bir çehresi vardır. Ama filozofun çehresinde hiçbir ifade yoktu.

Enkidu bilgeye, filozofa şöyle konuştu: “Tanrılar seni yedinci kata yanlarına çağırdıklarında, bir ricada bulunabilirdin, tıpkı Utna¬piştim’in yaptığı gibi. Ve bir sözcük yeterli gelirdi, evet sadece bir sözcükle Tanrıları ikna edebilirdin. Sen can sıkıntısının Tanrısı olmayı istemeliydin, evet tabii ki arzun yerine getirilirdi. Sen hakikaten de can sıkıntısının Tanrı’sısın.

Sana bir rüyamı anlatmak istiyorum, ey benim acıdan kıvranan dostum, bu rüyayı bir zamanlar Gılgamış’a anlatmıştım: Gök gürledi, yer yerinden oynadı. Bir güçlüyle karşılaştım tek başıma. Çehresi gece gibi karanlıktı, gözü dışarı fışkırırcasına dik dik bakıyordu. İğrenç ve korkunç dişlerini gösteren bir çöl köpeği gibi. Bir akbaba gibi güçlü kanatları ve pençeleri vardı. Beni sıkı sıkıya yakaladı ve uçuruma fırlattı, korkunç derinliklere saldı beni. Bir dağ gibi üzerime çöktü. İriyarı bir kaya gibiydi bedenimin yükü.”

Enkidu kısa bir aradan sonra filozofa soru soracak bir edayla baktı ve devam etti: “Bedenimin görünümünü değiştirdi ve kollarımı kuş kadar hafifletti: ‘Uç artık derinliğe, karanlığın evine uç, İrkalas’ın meskenine uç. Dönüşü olmayan eve gir. Dönüşü olmayan yola gir, o yolu yürüyenler ışıktan yoksundurlar! Yemekleri toprak, besinleri balçıktır onların. Giysileri tıpkı yarasalar ve baykuşlar gibi kanat ve tüydendir. Işığı görmezler, karanlıkta ikamet ederler.’
Söylediklerimi anlıyor musun sevgili dostum?”, dedi Enkidu.

Yaşlı derin bir nefes aldı, Enkidu’nun doğrudan gözlerinin içine baktı. Bir şeyler söyler gibiydi, bir kez daha nefes aldı tüm gücüyle ve az ama doğru sözü buldu. Ve konuştu filozof:

Uçurum dediğin benim yaşamımdı, ey dost, benim hakiki biricik yaşamım. Bedenimin yükü dağ gibi ağır ve kaya gibi sertti. Tüm dünyayı omuzlarımda taşıdım. Sana rüya olan, sevgili dostum, benim hakiki yaşamımdı.”
Filozof bir an durakladı, biraz düşüncelere dalmış gibi oldu ve sonra yakınmasını bir sözle bitirdi, yavaşça konuştu: “Ben yaşamı yaşamadım; ben ölümü öldüm.”

________________

Yararlanılan kaynaklar:
Georg Burckhardt: Das Gilgamesch-Epos (Gılgamış Destanı)
Sören Kierkegaard: Entweder -Oder (Ya -Ya da)
_______________________

-Metnin yayımlandığı yerler: Ein Gespräch mit dem Tod. Resümee eines Jahres. Leipzig 2003.
-Ölüm Üzerine Bir Konuşma, Düşünbil Dergisi, Mayıs-Haziran, 2013.
-Gılgamış Destanı’nı içeren ikinci bir deneme yazısı: Enkidu’nun Hüznü / Felsefe Hayat / 2015.
(http://www.felsefehayat.net/enkidunun-huznu.html)

H. İbrahim Türkdoğan

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.