İnsanların zamanın tüm çağlarında, kendileri için üstün bir disiplin yaratma çabası olmuştur. Bu ortaçağda kilise tarafından törpülenmeye çalışılmış olsa da feodal egemen sınıf tarafından saklanmış, sanayi inkılabından sonra gelişimini modern toplumda üretici güçleri elinde bulunduran burjuva sınıfına bırakmıştır ve günümüz küreselleşen dünyasında hala tartışıla gelen bir süreci oluşturmaktadır. İşte bu yazıda, bütün bu gelişmeler, duraklamalar, devinimler arasında filizlenen ve aydınlanmanın kurucusu sayılan Hegel ve İdealizm anlayışını irdelemeye çalışacağız.

Ortaçağda bilindiği üzere egemen sınıf kilisenin etkisi altındaki monarklar ve derebeyleri idi. Düşüncenin ve ilerlemenin anahtar üçlüsü bu sınıflardı. Bu dönemdeki felsefi gelişmeler Platon, Aristoteles, Sokrates gibi filozoflar ışığında tartışmaya kapalı bir biçimde çizgisini sürdürmüştür. Bütün bu feodal anlayışa sahip filozoflar, G.W. F. Hegel’in esin hocaları olup, ”özgün idealizm” mantığının temelini teşkil etmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi idealizm ortaçağ toplum düzeninde doğmuş; köklerini yarı özgür, feodal, katı hiyerarşik bir tarihsel birikimden almıştır.

İdealizmin kökenleri itibariyle orta çağa dayanmış fakat aydınlanma ile birlikte ismi yeniden anılmaya başlanmıştır. Daha doğrusu o zamanlardan günümüze gelen İdealist felsefe Hegel’in ismi ile özdeşleşmiştir. Bunun nedenine gelince kendisinden önceki filozoflardan farklı olarak, modern devlet kuramına örnek oluşu ve oluşumuna sebep vermesidir ki günümüzde halen “Hegelist devlet olgusu” tamamıyla çağdaş, modern bir çerçevede anlaşılmış ve tartışılmıştır. Bu yüzden yine tekrarlamakta fayda var: “aydınlanma ve idealizm” aynı zamanlarda anılmış, sorgulanmıştır. Fakat burada paradoks olarak karşımıza çıkan şey, Hegel’in idealizminin, köken itibariyle, (ilkçağ ve ortaçağın düşünce sistematiğinin)“ skolastisizmin” içinde doğması, daha sonra adının aydınlanmayla birlikte anılmasıdır.

İdealizm konusunu irdelerken eleştirileri de göz önünde bulunduracağımızı söylemiştik, çünkü bilimsel tatmin ve yetilik ancak böyle bir perspektifte gerçekleştirile bilinir. Burada K.Marx’ın yoğun eleştirisine uğrayan L.Feuerbach’a değinmekte yarar olacaktır. Çünkü bir materyalist düşünür olarak Feuerbach, direkt olarak olmasa da dolaylı yönden, Marx ve Marksist düşünürler tarafından (insanı dinsel öze indirgeme sebebiyle) idealizmle suçlanmıştır. Feuerbach’ın suçlanma sebepleri arasında gösterilen onun idealizmle birlikte getirdiği söylenen metafizik (irrasyonalist düşünüş) ve insanı duyumsal (emosyanalist) bir nesne olarak nitelendirmiş olmasıdır. Buradaki gerekçe Marx tarafından şöyle nitelendirilmiştir: ”İnsan sadece bir duyumsal nesne olarak adlandırılamaz, çünkü o salt sezgiye ve duyuya dayalı bir kavrayış değil, toplumsal bir varlıktır ve bu varlık bir faaliyetler toplamıdır, insan denilen şey bu faaliyetler içinde uhrevi(metafizik veya sezgisel) bir vasıf bulundurmamakla birlikte, özünde din, akıl belirleyiciliğinden de uzaktır. İşte idealizm, maddeci Feuerbach ta böyle vücut bulmuştur, bu da bize idealizm terminolojisindeki kelimeler hakkında bazı ipuçları vermektedir. Metafizik, din, sezgisel inanç…

İdealizm doğası gereği, dini referansları dikkate alan ve bu bağlamda biraz metafizik esaslı, siyasi ve felsefi bir disiplin olarak karşımıza çıkmaktadır.” Bu yönüyle, salt tinsel dünyaya ait saptamaları olmasına karşın pozitif bir yön olarak günümüz siyasi yapılanmalarını da etkilediği gerçeğini gözardı edemeyiz. Burada idealizmin diğer bir özelliği olan -bu bazı düşünürlere göre negatif bir yöndür- statükocu özelliğine değinmekte yarar var. Kabul gördüğü üzere bilimsel sosyalizm, (komünizm), anarşizm, anarşist komünizm veya diğer radikal anlayışlar olsun bir değişimi öngörür, hatta bu değişim reform seviyesinde değildir; evrimi, dönüşümü ve devinimi (devrimi) öngörmektedir. Fakat idealizmin gerçekleştirmek istediği şey, bu felsefi akımlarla tam anlamıyla taban tabana zıttır ve anti-faaliyet bir anlayışı sergilemektedir. (Bu anti faaliyet hadisesi devlet aleyhtarı faaliyetler için öngörülmüştür, kısacası savaş meşruluğu savunusu diyebiliriz bu hususa ileriki bölümlerde değinilecektir) Bu yönüyle de idealizmin “meşru bir gelenek” (devlet) anlayışıyla yoğrulmuş bir yönüyle statik kurgular bütünü” olduğu ileri sürülebilir.

Hegel’in “objektif idealizmini” açıklarken şu cümleleri dile getirmek gereklidir: Her şey, ama her şey devlet, ahlak, madde, “mutlak zihnin” (düşüncenin-idea’nın-) türevidir -bu Marx’ta baş aşağı çevrilmiş şekildedir- görünen dünya onun yansımasıdır, dış dünya denilen şeyde böyle oluşmuştur ve biz bu oluşumların gölgesinde yaşamaktayız. Bütün bunları söylerken metafizikten korkmayan Hegel, devleti de bu fikirler etrafında bir analizden geçirir, teolojik bir havaya sokar. Bunun sebebi dış dünyadaki yanılsamalarla, yorumlamaların öznel oluşudur ve ilgilenilmesi gereken konu da öznel olamayan bir eğilim sarf eden tabii ki soyut çözümlemelerdir.

Tartışmasız olarak Hegel için devlet üstün bir elittir ve mükemmel üstü bir aygıt olarak kutsallaştırılmıştır. Bu konudaki düşüncelerini 1821 de yayınlanan “Hukuk” adlı eserinde yüksek düzeyde dile getirir. Bu tanrısal elitlik ve yücelik inancı, (burada devletin tanrıdan kopma özelliğini vurgulamak için kullandım) ancak sonsuz, sınırsız bir sadakat ve itaatle sağlanabilir. O, insanın devlet tarafından geliştirildiğine büyük bir akli izah getirmeye çalışmıştır. Bir yerde şu soruyu sormak gereklidir: bu kadar çaba ve bilimsel gayret sergilemiş olan Hegel, felsefe inşasına hiç mi yeni bir şey katmamış, köklerinden kopamamış ve kendisini aşamamıştır? Bu soruyu şöyle yanıtlarsak Hegel’in hakkını yememiş oluruz herhalde… Hegel her ne kadar suçlamalara varan eleştirilere maruz kalsa da, onun felsefede ve bilimde ilerlemenin anahtarı olan “diyalektik” buluşunu hiçe sayamayız. Bu çok önemli bir ilk olup, önemi, karşıt görüşte olanlar tarafından da anlaşılmıştır. Bu anlamda Marx, Hegel’e çok şey borçludur. Tarihsel ya da ekonomik anlamda toplumların gelişimini inceleyen ve analizini yapan Marx kendi teorik olgunluğunun çıkış noktası ve temeli saydığı meşhur diyalektik anlayışını Hegel sayesinde geliştirmiştir.

Hegel’in devlet kuramına devam edecek olursak, Hegel’in idealizmi; devleti putlaştıran ona tapan ve yeryüzü tanrısı kabul eden bir savunuyu kabul etmiş gibi görünmektedir. Devlet bu anlayışa göre erdemin ve ahlakın en yüksek mertebeye çıktığı ve yüceldiği kurumlar kurumudur. Onun için devlet özgürlüktür, Leviathandır, tanrıdır ve her şeyin üstünde birey için var olandır, toplum iyiliği için totaliterdir, soyuttur; baskıcıdır ve her zaman var olacaktır. Buradaki yargılardan çıkacak formül şudur:

İdeal düzen=> yüksek ahlak ve erdem=> özgür birey + devletin varlığı

Hemen belirtmekte yarar var. İç strüktüre bakacak olursak İdealizm ve Materyalizm tamamıyla taban tabana zıt bir anlayış sergilese de, vurgulanan düşünsel ilerleme ve analiz de bir birliktelik bir etkileşim söz konusudur. Bu olayda ideolojik bir sakınma ve tavır yerine Marx, doğru olanı alıp kendisine göre tasavvur eder ve şekillendirir. Olup biten sadece budur. Zaten diyalektik denilen şey de bu değil midir? Yanlışı doğrudan ayırıp, gerçekliğe ulaşma dürtüsü, zıtlarla, zıtların kavgasıyla bilgiye ve evrensel doğruya ulaşmak. İsterseniz Marx’ın, idealizmden ve Hegel’in birikimlerinden nasıl yararlandığını birlikte görelim.

Hegel, diyalektiğini: Varlık (tez)=>Yokluk (antitez)=> Oluş (sentez) üçlüsü ve kombinasyonuyla dile getirmiştir. Hegel vargı olarak, yeniden oluşum ve değişimlerin, düşünsel merkezli olması gerektiğinden bahsetmiştir. Bu üçlüdeki tanıtı şunu göstermektedir: evren zıtlıklarla doludur ve bu değişim ancak bu metotla felsefi düşünce sürecinde hayat bulabilir. Gerçek ilerlemenin ancak böyle gerçekleşeceğini, ilerlemenin ve gelişmenin salt olarak zihinsel modellerle varsayılabileceğini öne sürmüştür. Bu Hegel’in katıksız rasyonalist anlayışa sahip olmasıyla ilgilidir. On da Toplumsal (fiili) ilerleme değil de, zihni ilerleme,(düşünsel ilerleme) her zaman hayati öneme sahip olmuştur. Burada Hegel’in çiçek örneğini hatırlamakta yarar olacaktır: Çiçek tomurcuklanır, büyür, sonra ölür, sonra yeniden başka bir tohumda yaşam bulur. Bu örnekte bir tekrar dönüşüm ve yinelenme mevcut olup evrendeki sürekliliği ve bu sürekliliğin etkilerini simgelemektedir. Şimdi aradaki benzerliği anlamak için Marx terminolojisindeki diyalektiğin karşılığına bakalım.

Tez (burjuva ideolojisi, düzeni) + antitez (sosyalist düzen isteği, ideolojisi) = sentez (komünist, sınıfsız toplum) formülü ile evreni ve bütün tarihsel ve toplumsal olguları açıklamakta kullanan Marx gerçekliği bu formülasyon da aramıştır. Görüldüğü üzere benzerlik ve değişkenlik hemen göze çarpmaktadır. Fakat değişim ve fark özdedir, benzerlik ise görüntüseldir. Marx, teorisinin temel taşı sayılan bu değerler dizisi, ekonomik veya iktisadi daha doğrusu maddeci (materyalist) bir anlayışla bezenmiş olup, bu dünyanın malı olarak pratikleşmiş, basitleşmiştir. İşte bu nokta da nüanslar ortaya çıkmaktadır. Marx’ın Hegel’in, biraz daha “agnostik” olan “ideal materyalist” görüşünü bu yolla geliştirdiğini ve görünen dünyaya uyarladığını bariz şekilde görebiliriz. Zaten gelişme ve bilimde ilerleme de ancak ve ancak böyle sağlanabilir. Hegel’ in kendi diyalektiğinde her zaman tek bir öz var olmuştur. Bu öz genel (bütün) olup, bütün oluşumlar ondan ileri gelmektedir. Genel olarak bu dünyaya ilişkin varsayımlarını, tözsel olarak soyut ve mutlak zihinsel (geist) tasarımlara ve düşüncenin, yani ideanın, (tanrıdan seziş ve kopuş anlamında) tiranlığına vardırsa da, felsefeye ve bilimsel ilerlemeye katkısı küçümsenmeyecek kadar fazladır. Yazının devamında eleştirilere devam edilecektir.

Negatif yön olarak gösterilen bulgulardan biri de, Hegel’in faşist ve darvinist görüşlerden ne kadar etkilendiğidir. Çünkü yukarıda da sayıldığı üzere ünlü iki diktatörün devlet yapılandırmasının Hegel’den esin aldığı görülmektedir. Bunu kurulan rejimlerdeki devlet aygıtına bakarak da anlayabiliriz. Adolf Hitler’in kendi ağzından kendi cümleleri ile devletin ne olması gerektiğini öğrenelim:

Aryanlar olarak biz, devletin, ulusun yaşayan organizmasından başka bir şey olmadığını düşünebiliriz. Bu organizma… Ruhsal ve düşünsel yeteneklerin biraz daha geliştirilmesi yoluyla, onu (ulusu) en yüksek özgürlüğe götürür. (A. Hitler)

Devletin olması tanrının dünya için istediği şeydir. (G.W. F.HEGEL)

Bütün bu saptamalar gösteriyor ki, yaklaşımlar biraz farklı olsa da, içerik “yarar ve devlet” ikilsinden oluşmaktadır. Şimdi gelin faşizmin diğer bir kilit noktası olan “ırkçılık” olgusuna bakalım; bu konuda da fikirler hemen hemen aynı gibidir.

Bir gün gelecek dünya, kültürü daha az yüksek fakat enerjisi daha fazla bir insanlığın eline geçecektir. (A.HİTLER)

Bu halk (alman halkı) dünya tarihinde bu çığır için başat bir halktır-ve bu anlamda yalnızca bir kez çığır-açıcı olabilir. Dünya tininin gelişiminin şimdiki evresinin somutlaşması olması gereken bu saltık hakka karşı, başka halkların tinlerinin hiçbir hakkı yoktur ve bunlar, giderek çığırları geçmiş olanlar bile, bundan böyle dünya tarihinde dikkate alınmazlar. (G.W. F.HEGEL)

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Hitler’in fikirleri Hegel’inkilerle uyuşmaktadır, bu uyuşma pragmatik bir anlayışla perçinleşmiş gibidir. Zaten Führer(Hitler) Mussolini’yle hem fikirdir. Çünkü iki diktatörün de hayalî projeleri birbirinin hemen hemen aynı gibidir, kopyasıdır. Bu vargılar faşizmle- idealist ve aynı zamanda rasyonalist olan Hegel’in- bağlantısı için yeterli olmakla birlikte birer kanıttır.

Peki, Sosyal Darvinizmle Hegel’in bağlantısı ve benzerliği nedir? Bu soruyu yine kendi ağızlarından öğrenmekte yarar var.

Dünyada yaşamın ölümsüz yasalarına boyun eğmek gerekir. Bu yasalar yaşamı bir kavga, sonu gelmez bir kavga kabul ederler. Yaşamak isteyen savaşım vermelidir. Bu sürekli savaşım ülkesinde, savaşmak istemeyen yaşamayı haketmemektedir. Biz dünyaya, sürekli kavga pahasına her gün ekmeğimizi kazanmak için getirildik. (A.HİTLER)

Gelişme için savaşı meşru gören Hegel ile A.Hitler’in benzerliği hemen göze çarpmaktadır. Çünkü bu retorik Darwinist görüşleri temsil etmektedir ki Hitler’in bu sözleri doğal ayıklanma teorisi ile direkt ilgilidir. Varılan nokta: Hegel’in saptamaları direkt olmasa da, dolaylı yönden -bazen direkt- Darwin yâ da onun düşüncelerinin barındırdığı “doğal ayıklanma ve savaş teorisi” ile birliktelik sağlayarak, fikirdaşı olan faşist ideolojilerle aynı zamanlarda anılmıştır.

Buradan şöyle bir çıkarım elde etmek mümkündür: İdealizm ve öğretileri, din devlet, düşünce üçgeninde şekillenerek, gelenekçi bir alt yapı anlayışıyla, aydınlanma anlayışına sahip çıkmış ismi zaman zaman totalitist modellerle bağdaştırılmış bir disiplinler toplamıdır. Doktrin ve töz olarak belki eleştirilere maruz kalsa da, ilkler bakımından bir başarıya imza atmıştır. Günümüz modern dünyasında farklı anlamlar yüklense de içeriksel olarak aynı kalmayı sağlayabilmiş, türevlerini yaşatabilmiştir. Sosyal bilim alanında, bazı zamanlar anti-bilimsel olarak  nitelendirilmişse de genel olarak dünyanın gelişim trendine uyum sağlayan bir mekanizma geliştirebilmiştir.

Düşüncenin olduğu her yerde Hegel’e rastlamak mümkündü. Çünkü o sistematiğini geliştirirken, var olacakların düşüncenin malı olduğunu, bir şeyin var olmasının ancak onun düşünülmesiyle gerçekleşebileceğini öne sürüyordu. Bu yüzden düşüncenin önemini ve türevlerini sıkı sıkıya savundu. Onun için hayatın vazgeçilmez ereği buydu. Bu bazı düşünce çevreleri tarafından yanlış bir tutum olarak nitelendirilse de, Hegel zamanına ve çağdaşlarına göre düşünsel platformda çok iyi bir mesafe kat etmiştir.

Can Murat Demir

4 YORUMLAR

  1. teşekkürler.. benim anlamadığım bireyin olmadığı yerde devlet niye vardır yaklaşımıydı.. devlet mi bireyleri sindirir? bireyler mi gücü elinde tutmak adına devleti biçimlendirir ? kısır döngü bence.. hegel hala düşündürüyor haklısın..

  2. çok doyurucu öncelikle eline sağlık..ama anlamadım.. yani hegel in idealizmi ”statik kurgular” bütünü ise, onun diyalektiğinin geçerli olduğu yer neresi?devlet duracak birey yürüyecek.. böylemi? ya da tersi mi? idealizmden haberi olmayan bitkiler toplulugu yaşamaya devam ediyor.. hemde bir devletleri yok.. düşünmeye devam etmeli ..evet..

    • hegel idealizminde birey yoktur çünkü devlet yeryüzü tanrısıdır bunu şöyle düşün; birey devleti oluşturduğunda içinde eriyip gider çünkü devlet olağanüstü bir yaratımdır ve birey ancak onun içinde var olabilir… bir nevi korporotizm gibi… devlet var ancak birey ve kurumlar onun içine entegre olmuş halde… buna örnek güçlü “nazi” almanyası ya da 2. dünya savaşındaki italya örnek verilebilir…

      umarım soruna cevap olmuştur inanna…

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.