2018 yılında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Engin GEÇTAN’ın Ocak 1990 yılında yayımlanan bu eseri hem “psikiyatri dünyası” çalışanları hem de meslek dışı hayatların meraklı gözleri düşünülerek hazırlanmış.

Remzi Kitabevi’nin bu kıymetli eseri iki bölümden oluşmaktadır. Psikiyatri, Varoluşçu Psikiyatri, Psikoterapi, Psikoterapist alt başlıklarından oluşan ilk bölümde psikiyatri bilimi hakkında bütüncül bir yaklaşım sergilenmiş denebilir. Giriş sayfalarında anlatılan bir anı ve ardından konu olan Heidegger / şizofreni kıyaslamasının başlattığı yolculuk daha ilk satırlarda “Varoluşçuluk” fikrinin ışıltılarını taşımaktadır.

Bu bütüncül yaklaşım içerisinden bakıldığında Alman filozofik dilini zihnimizdeki kategorilere indirgeyemediğimizde yani onları “alışıldık” ve “güvenli” şemalarla tarif edemediğimizde başlayan iletişim kopukluğu yalnızca bu alanda çalışan hekimlerin değil en genel anlamda tüm insanlığın sorunu olduğu apaçık ortadadır.

Bu bölümde yazar 1883 yılında Emil Kraepelin ile başlayan patoloji-psikiyatri ilişkisinin sonraki yüzyıl boyunca süregelen belli başlı tartışmalarını aydınlatmaya çalışmış. Özellikle klinik çalışmalarda görevli kimselerin eğitim süreci ve uyguladıkları çalışmaların bilimselliği üzerine yazılmış anlatının dikkat çekici olduğunu belirtmem gerekiyor.

Ortaçağ boyunca süregelmiş “ruh” kavramının giderek zayıfladığı ve en nihayetinde on dokuzuncu yüzyılda patoloji, kimya, nöroloji kısacası ruhsal bozuklukların beynin işlevleri ile yakinen ilgili oluşunun keşfi insanlık tarihinin en önemli kırılma anlarından biridir. Ortaya çıkmış türlü türlü ruhsal hastalığın kesin bir organik patoloji sınıflamasına alınamadığı günlerde ortaya çıkan S. Freud’un Psikanalitik Kişilik Kuramı şüphesiz dönemin klinik çalışmalarına da can suyu olmuştur. Freud’un yarattığı bu psikanaliz türü kendisinden sonra doğacak tüm çalışmalara ya ilham vermiş ya da onlara ölçüt olmuştur. Sanattan felsefeye, antropolojiden toplum bilimine kadar birçok farklı disiplinde kendisine yer edinmeyi başarmış bu kuram özellikle Amerika ve Avrupa’da psikiyatri ile ilgili yepyeni tartışmaların da doğumuna neden olmuştur.

Varoluşçu Psikiyatri adlı alt başlıkta ise “Varoluşçuluk” konusu ile ilgili özet niteliği taşıyan küçük bir gezintiyle karşılaşıyoruz. Hegel, Kierkegaard, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre, Albert Camus, F. Nietzsche, Dostoyevsky, Kafka gibi isimlerin belli başlı çalışmalarına yapılan göndermelerle “varoluş” kavramı irdelenirken varoluşçu psikiyatrinin önde gelen isimlerinden olan Rollo May’in görüşleri aktarılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsviçreli Psikanalistlerin (Medard Boss ve Ludwig Binswanger) geliştirdikleri yaklaşımlar varoluşçuluğu psikanalizle kavuşturmuştur. Yazarın da söylediği gibi varoluşçuluk, birbirinden habersiz birçok düşünürün aynı dönem içerisinde üzerinde durduğu bir felsefe disiplinidir.

Yazar, Zen öğretisinin yani Doğu’ya ait yüzlerce yıl öncesine ait kaygıların ve soruların Avrupa’ya henüz geldiğinden bahsederken varoluşçuluk ve yabancılaşma kavramları ile ilgili de açıklamalarda bulunmaktadır. Varoluşçu Psikiyatrinin bir kuram olmadığını belirten yazar, psikiyatristin kendisini entelektüel anlamda geliştirmesi ile başlayan ve bizzat kendisine olan tutumunda başlayan farkındalığı yansıttığını söylemektedir. Bu anlamda varoluşçu psikiyatri sürecinde psikoterapistin “tutumu” hakkında da açıklamalarla karşılaşıyoruz.

Nizetzsche, Freud ve Kierkegaard gibi isimlerin çalışmalarına dair en belirgin özelliğin kendi içlerine dair başlattıkları yolculuklara dikkat çeken yazar; “ben” kavramının, var olduğuna inanmak adına çırpındığını ve tüm katı sınırlamalara rağmen ben’in seçimleri üzerinde kendi hükümlerinin varlıklarını sezebilmelerinin önemine vurgu yapmaktadır.

Yazar bu bölümde özellikle “var olmak” kavramını birçok açıdan değerlendirerek anlamlandırmak istemiş. En nihayetinde var olmak, hiçlik kavramıyla bütünlük kazanıyor da diyebiliriz. Buradan hareketle kişinin kendi hayatında olan bitenle ilgili her şeyin sorumluluğunu alabilmesi ve karşısına çıkan tüm olumsuzlukların “daha baskın egemen güçler tarafından başına bela edildiği” fikrinin hızla ötelenmesi sürecine varoluşçu bir tutum diyebiliriz.

“Varolmaya karşı gelebilmenin yollarından biri, anksiyetemizi, düşmanca duygularımızı ve saldırganlığımızı kabul edebilmektir. Burada kabul sözcüğü ile anlatılmak istenen, bu duyguları bastırarak kendi varoluşumuza yabancılaşmak yerine, onlara katlanmak ve hatta bu duyguların gücünden mümkün olabildiğince ve yapıcı bir biçimde yararlanabilmek… Varoluşu korumak amacıyla, bu duyguların yaşanabileceği durumlardan sürekli kaçınmaya çalışmak, Nietzsche’nin iktidarsız insanlar olarak nitelediği türde cılız ve gerçekdışı bir ben’in yaşanmasına neden olur.” Burada anlatılandan yola çıkarak varoluşçu felsefe, kişinin yeni ve hayali bir ben yaratması algısından uzak bir yerde serin ve yalnız olmasına rağmen heybetli bir ağaç gibi durmaktadır. Max Stirner’in özenle belirttiği gibi kişinin kendi benliğini idealleştirme yoluyla yücelterek tiksinç bir hal almasının önüne geçilmesi gerekmektedir.

Ölüm Korkusu, Boşluk Hissi ve Ontolojik Suçluluk: Her bir varoluş anı yeni ve kimileri için başa bela, sorumluluklar getirmektedir. Yazara göre böylesi anlarda yaşanan anksiyetenin katlanılması güç duyguları da beraberinde taşıması kişiye suçluluk duygusu yaşatmasının muhtemel olduğu aktarılmaktadır. Kişinin bir başka kişiyi olduğu gibi görmek yerine kendi göreceli/çarpık bakış açısıyla değerlendirme eğilimi en nihayetinde kötü bir kurguya bel bağlamış gerçekdışı bir algı yaratmaktadır. Bu çarpıtılmış gerçeğin anlaşılamaması yahut eksik anlaşılması ise ontolojik suçluluğu bir adım öteye taşımaktadır: Nevrotik Anksiyete.

Kitapta değinilen bir başka ilginç çıkış ise “Varoluş ve Zaman” kavramlarının irdelenmesi olmuş. Burada bir şizofreni hastasının zaman kavramını “geçmiş, şimdi ya da gelecek” bütünlüğünde olmadığını bilakis onların şimdi’yi bağımsız bir an gibi geçmişten ve gelecekten kopuk/başıboş yaşadığı anlatılmaktadır. Varoluşçu psikoterapide geçmiş zaman, şimdinin ve en önemlisi geleceğin bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Geçmiş yok sayılmazken şimdi, olmakta olanın taşıdığı gelecek imgesi ile yeniden değerlendirilmesi gereken bir yaşantı olarak görülmektedir.

Engin Geçtan (12 Ocak 1932, İzmir – 19 Şubat 2018) Türk psikiyatri profesörü, psikoterapist ve yazar.

Yazarın dikkat çektiği bir diğer önemli konu ise ayrılık anksiyetesi üzerine olmuştur. Grup terapilerinde edindiği gözlemlerle açıkladığı bu durumu kısaca özgürlüğün bedeli olarak ifade edebiliriz. Özgür kaldığını anlayan kişinin bu yeti ile ne yapması gerektiğine dair şuursuzluğu, zamanla büyük bir ağırlığın altında ezilme hissine dönüşecektir. Bir yol ve yol gösterici olmaksızın kendi imkanları ile var olmak zorunda kalan kimsenin herhangi bir seçimde bulunmaktan itinayla kaçınması yani tüm sorumluluğu üzerine almak istememesi yeni bir kriz yaratmaktadır. Benzer kriz durumlarına “kompulsif monologlar” adı verilmektedir. Durmaksızın bir yaşantıdan başka bir yaşantıya geçen kişinin, bir an, nerede ve nasıl bir hayat yaşadığını sorgulamaması veya bu hayatın tüm sorumluluklarına sırt çevirmesi olarak da ifade edilebilen bu monologların toplumda en sık karşılaşılan sorunlardan biri olduğu gözlenmektedir.

İkinci bölümün alt başlığı olan “Anlamsızlık” kavramı kişinin kendisiyle ve yaşadığını düşündüğü hayatıyla olan yüzleşmesini içermektedir. En başta kendisini sonrasında diğer tüm insanların hayatlarını anlamsız ve boş bir uğraş olarak görmek, varoluşun en belirgin bunalımlarından birini oluşturmaktadır. Frankl ise anlamsızlığı iki ayrı evrede tanımlamış: Varoluş Vakumu ve Varoluş Nevrozu. Bu durumu, kişinin özgür olduğu zamanlarda ne yapması gerektiğini bilememesi olarak ifade ederken yaşanılan bu boşluğa anlam kazandırmak adına kitlesel bir devinimin parçası olmanın kaçınılmazlığı üzerinde durulmuş. Kişi böylesi durumlarda ya kalabalığın bir parçası olur ya da kalabalığa boyun eğer denmiş. Bu konuyla ilgili Andre Gide ise şunları söylemiştir: Kendilerini tek başına kalmış bulmaktan korkan insanlar, kendilerini hiç bulamazlar.

İşte anlamsızlığın yaşattığı bu gerilim kişiyi kalabalığın bir parçası ve hatta kendisi haline dönüştürebilir. Özellikle “görünür” olmanın kolaylaştığı günümüzde, sosyal medya aracılığı ile yaratılmış hayali akışlara kapılan kimseler anlamsızlık batağına daha da saplanacaklardır. Eh tabi varoluşçuluğun anlamsızlığını hissedebilmek için bile belli bir eşikte farkındalığa sahip olmak gerektiği de bilinmekteyken bu yetiden yoksun kimseler bataklığın birer parçası olduklarından da habersizlerdir.

Yalnızlığı ve amaçsızlığı perdelemek adına girişilen tüm eylemler kişiyi daha da yalnızlaştırıp ona dair ne varsa daha da anlamsızlaştıracaktır. Bu anlamsızlık hiç şüphesiz tüm bu şamatanın içerisinden sıyrılıp gelen intihar edimiyle son bulacaktır. Albert Camus, insan hayatındaki bu gerçek yıkıcı eylemlerin anlamsızlık ile olan ilişkisi hakkında şöyle söylemiştir: Felsefenin gerçekten ciddi olan yegâne sorunu intihardır.

Yukarıda sözü edilen varoluşçu kavramlara rağmen klasik psikanaliz, çağdaş psikoterapinin kolu kanadı durumundadır. Geçtan bu konuda terapist ve hasta arasındaki süperegoların savaşımını ve egoların birbirlerine kavuşmalarına engel olan yanlış hamleleri de sırasıyla açıklamıştır. Yazar bu Psikanalitik kavramların varoluşçu terapi içinde sıklıkla kullanmasını ise “Varoluş Vakumu” ile açıklıyor. Ona göre egosu, süperego tarafından baskı altında tutulan bir bireyin egosunun çocuksu ve itaatkâr olduğunu, bu aşamada vakum tarafından herhangi bir aşırılığa doğru çekilirken hissedilen boşluğun ise durmaksızın arttığını belirtmektedir.

Kolektif Varoluş Vakumu diye adlandırılan bu kavrama ait örneklemeler ise şunlardır: Para, mülk, uyuşturucu madde, tarikat, politik gruplar ve inançlar, kuvvet, cinsellik, yeme içme, alkol vs kısacası kişiyi birey olmaktan öte bir vakum edasıyla kendi yüzleşmesinden çekip alarak kamulaştıran ve hep daha fazlasını isteyen tüm aktivitelerdir.

Anlamsızlığın sona varmaya başladığı evrede ise kişinin düştüğü bu döngüde şu cümleler hayat bulur: Bu insan neden yaşıyor ki? Yaşıyor olmasının anlamı ne?

İkinci bölümün bir sonraki alt başlığında ise “Narsisizm” işlenmektedir. Freud bu terimi açıklarken narsislerin ölçütlerini belirtmiştir. Ona göre narsisler aşağıdaki ölçütlere göre insan seçerler:

  • Kendisi gibi kişiler,
  • Kendi geçmişini yansıtan kişiler,
  • Kendisinin olmak istediği kişiler,
  • Bir zamanlar kendisinden bir parça olan kişiler.

Freud, narsisizmi libidonun yaşamın ilk dakikalarından itibaren ben’in içinde sıkıştığını ve şiştiğini ve dolayısıyla kişinin kendisini eşsiz bir güçte ve kudrette gördüğü şeklinde açıklamıştır. Bir diğer narsisizm türünde ise dış dünya ile ilişkilerinde ağır yenilgi yaşayan libidonun kendi içinde egoya doğru çekildiği yönünde olmuştur. Yazar narsisistik kavramı etrafında detaylıca açıklamalarda bulunmuşken konu ile ilgili en dikkat çekici kısmı ise toplum içerisinde yaygın bir davranış olan “büyük” aile bireylerinin adlarının üçüncü kuşaktan çocuklara aktarılması örneklemesi olmuştur. Benzer davranış eğilimlerinin anne/babaların çocuklarının birlikte olacağı eşlerinin seçimi ile ilgili karar verici konumda kalmaları hakkında ısrarcı davranmaları da üzerinde durulması gereken bir başka narsisistik vaka olarak görünmektedir.

Burada Geçtan, daha derin araştırmalara gebe olacak bir kavramla tanıştırıyor bizleri: “Ben-ben” ve “Ben-benim şeyim”. Narsisistik kişiliklerde benlik algısının nerede başlayıp nerede biteceğine ölçüt olan bu kavramlar, ileri okuma yapacak okurlar için sürprizler barındırmaktadır.

Ve ikinci bölümün ilginç bir alt başlığı ile karşılaşıyoruz, “Yaşam ve Ölüm”. Yazar, varoluşun en belirgin anksiyetesinin yaşamak sanılan “şey” ile yaşanılan “şey” arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü bir son’a işaret ediyor.

Heidegger konuyla ilgili iki tür yaşantının var olduğunu düşünmüştür:

  • Varoluşun “dalgınlık” durumu
  • Varoluşun “farkındalık” durumu

Konuyla ilgili birçok yazar ve düşünürden alıntılar yapıldığı bu bölümde “ölüm” konusu, hem gerçeklik hem de korkulan bir kavram olarak incelenmektedir. Yaşamın ayrılmaz parçası olan ölümün insan üzerindeki hükmünün ne denli güçlü olduğu bilinmektedir. İçgüdüsel tepkilerle ölüme direnen canlılarla kıyaslandığında farkındalık sahibi bir hayvan türü olan insanın ürettiği her şeyde ölümün sinsi izine rastlamak da mümkün görünmektedir.

Ölümle birlikte gelen mutlak yalnızlık yani hiçlik durumu kişide “yalıtılma” veyahut “tecrit” hissine eşlik eden mezar korkusunun da tetiklenmesine sebep olmaktadır. Yazar kişisel anılarından ve mesleki çalışmalarından yola çıkarak anlattığı bu kapanmışlık hissinin “yaşayan” birçok insanın içinde yeşeren bir cehennem olduğunu aktarmaktadır. Elbette bu korkunun ardında kişinin ölüm anının sonrasında bile esaslı bir “ayrılmayı” kabul etmeyişi yatmaktadır. Mezar içerisinde cansız ve soğuk bir beden olmak yerine “hayattakilerle” sürdürülmek istenen yaşantılar yeni anksiyetelerin doğmasına yol açmaktadır. Yine aynı yoldan yürüdüğümüzde yaşayan insanların mezarlık korkusunun da temelinde bu “ayrılamama” anksiyetesinin yattığını söylemek yanlış olmaz.

Konuyu güncel bir çizgide değerlendirdiğimizde ise, Anadolu’nun bazı köylerinde, gençlerin akşam saatlerinde alkol alırken özellikle mezarlık gibi izbe yerleri tercih etmelerinin nedenlerinden biri de kalabalığın yaşadığı “ayrılık anksiyetesinin” evrimleşmiş bir yansıması olduğu görülecektir. Kalabalığın karanlık saatlerde mezarlığa uğramayışları ve dahası kalabalığın yaşadığı mezarlık korkusu, bu gençlerin gizli saklı işleri için seçtikleri en uygun mekân olarak akıllarda yer edinmektedir.

Prof. Dr. Engin Geçtan’ın hazırladığı bu kitap hem mesleki çalışmalar yürüten kimseler için hem de “varoluşçuluk ve psikiyatri” konularına ilgi duyan okurlar için bir ön okuma niteliği taşımaktadır. Varoluşçu çizgide yaşanacak bir “olma edinimi” için en başta sorumluluk almanın önemi anlatılırken özgürlük ve kölelik ile ilgili yaşanacak çelişkinin hiç dinmeyeceği vurgulanmaktadır. Kişinin bir “birey” olarak hayatının iplerini eline alabilmesi ve olmuş olanla, olanın ve olacak olanın gerçek sahibini dışarılarda ve kalabalıkta değil kendi içinde bulmasıyla başlayacak büyülü bir yolculuğun mümkünatı anlatılmaktadır.

Sonuç olarak H. İbrahim Türkdoğan’ın da dediği gibi hiçbir söz “dil”i tanımlamakta yeterli olmayacaktır ve hiçbir söz, bir dil ile vücut bulamayacaktır. Ve bize öğretilenlerin aksine varlık ve var olma durumu bir dilsel sorun üzerinden şekillenemeyecektir. Bireyin gözlenebilen varoluşsal sancıları ise bir dile indirgenemeyecek kadar öznel bir durum olarak kalacaktır.

Varlık E.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.