“Öyle bir sevgi hissedersin ki, dünyanın güneşi sevdiği gibi peşini bırakmaz. Bu sevgi öylesine şaşırtıcı gelir ki bazen; korkarsın. Sen korkma sakın çocuk. Seni seven ne varsa onu gör, onu bil, onu anla. Çünkü insanın hayatta kalmasını sağlayan tek şey ne para ne de o berbat hırstır. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan tek şey sevgidir… Sevildiğini bilmektir…” dedi altın gözlü yaşlı kadın, siyah saçlı genç kıza. Elindeki bakırdan bardağı kırık dökük ağaçtan masasına koydu. Gözlerindeki insansızlık, onun çekilmez yalnızlığını ele veriyordu. Siyah saçlı genç kız bunu farketmiş ve ondaki bu tenhalığın kendinde de olduğunu anlamıştı. İkisi de korkuyordu yalnızlıktan. Uzun, etrafı dikenli, karanlık, bomboş bir yoldu yalnızlık. Bu yolu bitirmeye çalışırlarken dikenler kanatıyordu her yanlarını. Onlar bunu biliyordu. Kanıyorlardı.

Çok uzun zamandır, Anadolu’nun soğuk, tenha olan bu köyünde yaşıyordu altın gözlü yaşlı kadın. Buralı değildi. Beyaz saçlarını kınalamış, yüzündeki karışıklıkları saklamak istercesine iki yanına almıştı. Altın rengi büyük gözleri, yaşlı kadının gençliğinden kalan tek hatırasıydı. Onlar hâlâ gençtiler. Köyde yaşayanlar onun nereli olduğunu, nereden geldiğini hiç merak etmezdi. Hatta o kadının varlığı bile onları ilgilendirmezdi. Ondan nefret ederlerdi. Altın gözlü yaşlı kadın rüzgara, ateşe, toprağa ve suya hükmedebiliyordu çünkü. Onlarla evlatları gibi oynuyor, istediği gibi yön verip şekillendirebiliyordu. Bunu nasıl yapıyordu? Kendi de bilmiyordu. Fakat köy halkı onu büyücü kabul edip ondan uzaklaşmışlar, onu rezil yalnızlığa bırakıvermişlerdi. Çünkü tüm kötülükler ondan gelir, dereyi o kurutur, yangını o çıkarırdı köy halkına göre. Altın gözlü yaşlı bir büyücüydü o.

Altın gözlü yaşlı kadın, siyah saçlı genç kızın ona vereceği cevabı bekliyordu. Kız elini yaşlı kadına uzatıp, ” O zaman sen de gör, bil, anla. Ben senin kızın gibiyim, ben seni seviyorum. Sen rezil yalnızlığın içinde yuvarlanan bir biçare değilsin. Sen benim yalnızlığımla kardeş olan yalnızlığın bir parçasısın. ” dedi. Başını hafifçe pencereye çevirip aydınlıkla boğuşan yıldız parıltılarının belirdiğini gördü. “Benim gitmem gerek. Beni yanında görürlerse seni bu köyde daha barındırmazlar” dedi kırık bir sesle. Altın gözlü yaşlı kadının elini öptü. Öptüğü el buz gibiydi.

Günler geçiyordu. Hem de öyle geçiyordu ki, altın gözlü yaşlı kadının gözyaşlarına hiç acımadan, umursamadan, onun ruhunu kese kese geçiyordu. Aya baktı. “Kirpiğimin ucunda duran bir gülümseyiş var, gözlerimi kapatırsam akıp gidecek. Kapatmazsam gözlerim yanacak. Ben kapatmıyorum gözlerimi, gözlerim yanıyor. Sen, güzel ay, yıllardır orada öyle duruyorsun. Işığın gözlerimi kamaştırıyor ama onların yangınını söndüremiyor. Yalnızlık, bu yaşlı kadının bedenini çok yoruyor.” dedi. Tek bir el hareketiyle ateşi yakıverdi. Soğuk bedeni ısındı.

“Kim anlayabilir ki bu altın gözlüyü? Hanginiz anlayıp inanıyorsunuz? Hepinizin gözünün önünden uzun bir bulut geçiyor ve maviliği kapatıyor ruhunuzu. Söyleyin bana, ne istiyorsunuz benden? Kendinizden farklı insanlardan… Onların ruhundaki maviliği çekip suda boğmak mı amacınız? Siz, evet size diyorum. Kendi sıradanlığınızda, kendi aşağılık ruhunuzda eriyip biteceksiniz. Sizi kimse düştüğünüz yerden kaldıramayacak.” diye bağırdı siyah saçlı genç kız. Onu dinleyen köy halkı donup kalmış, bu kızın nasıl bu hale geldiğini, onun da cadı olduğunu düşünmeye başlamışlardı.

Anlamıyorlardı. Hiç yalnız olmamışlardı ki. Hava soğuktu. Karın beyazlığı gözleri kör ediyordu. Tam köylüyle konuşurken, siyah saçlı genç kızın aklına, altın gözlü yaşlı kadını kurtaracak bir şey gelmişti. Koşarak uzaklaştı onların yanından. Düşe kalka karlar arasında yaşlı kadının kapısını çaldı.

“Sen rüzgarın, sen toprağın ve suyun, ateşin hükümdarı. Sen benim dostum, benim annem, sen benim yalnızlığımın parçası, altın gözlü, kınalı saçlı yalnızım benim. Seni bu yalnızlıktan çekip koparacağım. Biliyorum. Başaracağız.” dedi kız. Gözlerindeki ışık ayınkine benziyordu. Aynı ay gibi yaşlı kadının gözlerindeki ateşi söndüremiyordu. Kadın ne olduğunu sordu.

Kız anlattı tüm heyecanıyla. Altın gözlü yaşlı kadın yalnız kalıp düşünmek istediğini yalnızca yalnız kaldığında doğruyu düşünebileceğini söyledi.

Altın gözlü yaşlı kadın, güzel ayın karşısına geçti yine. ” Belirsizlik. Ne düşüneceğini bilememek. Ne garip. Ne kötü. Belirsizliğin içinden süzülen umudu göremiyorum. Fakat bir aydınlık hissediyorum. Ruhumdan aşağı salkım salkım salınıyor. Onun ne olduğunu, neyin aydınlığı olduğunu anlayamıyorum. Bütün bunlar çok sıkıcı. Çok kötü. Beni nefes alamaz hale getiriyor. Bu aydınlığın benim sırtımda yarattığı kamburluğu kimse göremiyor.” dedi ağlamaklı sesiyle. Genç kızın fikrine ne cevap vereceğini bilemiyordu. Köy halkının arasına karışacak kadar cesur değildi. Uzun yıllar yalnız kalmış birini kalabalığa çıkarırsanız korkar, çekinir. Altın gözlü yaşlı kadın korkuyordu. Düşünmekten yorulmuştu. Uyudu.

“Kendimi uyurken bile düşünür buluyorum. Kelimeler, yüzler, sesler, boğuluyor aklımdaki derin karanlıkta. Ağlamak anlamsızlaşıyor. Ağlayınca gözyaşım o aklımdaki karanlığı taşırıyor. Kendimi karanlıktaki toz zerresi gibi hissediyorum.” diye düşündü. Sabah olmuş, güneş tüm çabasıyla karları eritmeye çalışıyordu. Eritemiyordu. Köy halkı beyazdan uzak durmak için evlerinden dışarı adım atamıyorlardı. Altın gözlü yaşlı kadın kararını vermişti. Genç kızın gelmesini bekliyordu. Aydınlığın, maviliğin gelmesini bekliyordu.

“Heyecanla yanan, kızıl bir ateş görüyorum parmaklarımın ucunda. Dokunduğum yeri yakıyor. Çünkü ben bekliyorum ve parmaklarımın ucundaki ateşi söndürecek suyu arıyorum. Beklemek. Dokunduğun yeri yakmak. Beklemek.” dedi altın gözlü yaşlı kadın. ” Nasıl anlatılır ki beklemek? Kocaman sisli ve gri bir ormanda güneş ışığını aramak. Kuyunun en derinine saklanmış ruhu, güneşle buluşturmak.” diye konuştu siyah saçlı kız. Altın gözlü devam etti “Bir yüz geliyor gözümün önüne, tertemiz bir yüz. Elimle dokunmak istiyorum kayboluveriyor. Kaybolduğunda ışığım gidiyor. Beklemek. Işığı beklemek…” dedi sonra sustu. Birlikte köy meydanına doğru yola çıktılar. Korkuyorlardı.

Herkes meydanda toplanmış siyah saçlı kız ile altın gözlü kadının ne diyeceğini merak ediyordu. Yaşlı kadın ile siyah saçlı kız geldi. Rüzgâr esti. Söğüt salındı. Karlar silkelendi. Tüyler ürperdi. Güneş dondu. Ne olacağını bekliyorlardı. Genç kız söze başladı, ” Şimdi beni dinleyin. Yıllardır zulüm edip yalnızlığa terk ettiğiniz bu kadın sizi bu beyaz esaretten kurtaracak. Bu soğuk engeli, karları, parmağının ucundaki ateşi, nefesindeki rüzgârı ve gözyaşlarındaki su, kalbindeki toprak ile eritecek. Su edecek.” dedi. Herkes donup kalmıştı. Herkes korkmuş, herkes gözlerini altın gözlü yaşlı kadına dikmişti. Yaşlı kadın gözlerini onlara çevirdi. Herkes geri çekildi.

Öyle bir ateş yandı, rüzgâr ateşi öyle bir savurdu ki, toprak olduğu yerden sıçradı, su ona katılan erimiş karları öyle bir yanına aldı ki, yer yerinden oynuyor, köy halkı yere çökmüş, tüm bu olanların bitmesini bekliyordu. Tam tüm karlar eriyor derken bir çığlık duyuldu. Altın gözlü yaşlı kadın alev alev yanıyordu. Gözlerindeki altın eriyordu.

“Sizi kurtardım değil mi? Gözleriniz artık yorulmayacak, üşümeyeceksiniz değil mi? Kurtuldunuz. Bakın ben de kurtuluyorum kendi esaretimden. Yanıyorum…” dedi yaşlı kadın. Sesi boğuk, acılı geliyordu. Köy halkı ağlıyor, kadını söndürmek için çabalıyordu ama nafile. Siyah saçlı genç kız kendini yerlere atıyordu. Kadın kül olup gitti. Küllerini rüzgâr savurdu.

Bu bir intihar mıydı yoksa kaza mı? Kimse bunun cevabını bilmiyordu. Tek bildikleri ve inandıkları o küllerle başka bir yerde altın gözlü yaşlı kadının tekrar var olacağıydı. Kim bilir? Belki onun altın gözleri kararmış, külleri bizim aramızda can bulmuştur. Nereden bilebiliriz ki?

İrem Tunay

10 YORUMLAR

  1. Yalnızlık gariptir, yalnızlık soğuk. Yalnızlık geceleri sarılmaktır karanlığa, yalnızlık tüm o kalabalıklar içinde seni anlayabilecek tek bir kişiyi bulamamak.
    Altın gözlü yaşlı kadın soğuk yalnızlığı tüm bedeniyle ısıttı, yaktı, savurdu.
    Yalnızlığın küllerini rüzgarlara sundu.
    Kalemine sağlık, ne güzel anlatmışsın yalnızlığı ve sevgisizliği.
    Bana göre hepimizin içinde Altın gözlü yaşlı bir kadın var. Ama umarım kimsenin ki küllerini rüzgarda savuracak kadar yalnız kalmaz.

    • Yalnızlık hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki…Yalnızlık sadece kişinin kendi tercihiyse güzeldir. Aksi takdirde insanı nefes alamaz hale getirir. Öyle ki; yalnızlıktan ateş solursun. Haklısın, umarım kimse küllerini rüzgarda savuracak kadar yalnız kalmaz…
      Bu güzel yorumun için teşekkürler…

  2. Ön yargının doğurduğu bir yalnızlık. Kötüü 🙁
    Eline, kalemine sağlık arkadaşım. Döktürmüşsün.. Ön yargılı olmamamız gerektiğini bir kez daha hatırlattın bize, muhteşemsin 😉

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.