Şiirsel üst erkekliğimi ayaklandıran bu dişi, her gece beni içine alıyordu. Hem tecavüz, hem de aşk bir aradaydı. Keskinlik yoktu, sadece iki tenin arasında kalan bir dünya vardı. Sonrası malum, en güzel sıvıyla gelen o mutluluk ve barış çubuğumun kendine has tiryakiliği…

İçerisi çok sıcak ve kaygandı, gidip gelen organ bir müddet sonra yoruldu ama küçük fahişe durmuyordu. Yalamaya başladı. Erkekliğimi kamçılayan dişi üstüme çıktı ve dizginlerimi eline aldı. Bu son olmalıydı. Çünkü hayat, bu iki tenin arasında boğuluyordu. Boşalan sıvı onu kirlerinden arındırıyordu.

“Hayata evet, boşalmaya hayır” diyen bedenim bir karar aldı ve kendisini cezalandırarak hadım etti. İşte size uyarılan içgüdülerin inanılmaz sefaleti. İnanılmazdı çünkü birbirimizi tanımıyorduk bile. İsim yoktu, geçmiş ya da gelecek yoktu. Sadece sevişiyorduk ve yırtıyorduk ruhlarımızın paçavralarını. Çıplak olmadan sevişmeyi öğrettik birbirimize.

Evet, bir erkek ve bir dişi bundan başka ne yapabilirdi ki? Soru sormadan döl bırakan bir çiftten ne beklersiniz? Onlar ki birbirlerine dokunurken ölürler, öpüşürken arınırlar. Her inilti bir diğerinin habercisidir, yataksız bedenler kafilesinde…

İsimsiz birer yabancıydık. Soru sormadan günlerce birbirimize baktık. Şiddetin içinden geçerek tehlikeli sulara yüzdük, pencere önünde sevişirken, çocukluk anılarımızı paylaştık. Anlıkta olsa mutluluğu onun bacaklarının arasında bulmuştum. Ne tanrı, ne de ön yargı bu odada yoktu. Şöminenin hemen yanında ona saldırıyor ve canını yakıyordum. Cezalandırmayı babamdan öğrenmiştim, elinde kırbacıyla bir hayvan terbiyecisi gibiydim. Ben vurdukça inliyor, daha da azıyordu. Teni süt kokuyordu, göğüsleri ise çilek. Her daim rujlu dudaklarıyla bir Fransız aristokratı gibiydi. Kıvırcık saçlarını hoyratça tarardı, küçücük poposuyla diri ve atletik görünüyordu. Gün geçtikçe bu küçük fahişeye bağlanmaya başladım, dokunduğu her şeye aşık oluyordum. Bir ayağı olmayan sandalyeye, hiç yanmayan şömineye, kirli iç çamaşırlarına ve durmak bilmeyen yağmura…

Gün geçtikçe, sevişmenin alfabesini yazan bedenlerimiz her şeye doyuyordu. Kana, hazza ve acıya… Hayatı yeniden yorumlayan organlarımız ahenk içindeydi. Her boşalmanın ardında küfür ediyor; bunun hiç bitmemesi için birbirimize yalvarıyorduk. O oda artık bizimdi. Küçük bir kaçışın büyük bir aşka dönüştüğü tek yerdi. Karanlık, nemli bir duvarın önünde saatlerce düzüşen çiftlere yataklık ediyordu. O oda tensel kurtuluş çabasının tek coğrafyasıydı.

Ruhlarımızın tek karantinası…

Yaşça büyüktüm ama o gençliğiyle erkekliğimi küçük düşürüyordu. Arsız diliyle tenimi yakıyor, sonra da dudaklarıyla söndürüyordu. Her zafer, alev ve buzulun son tangosuydu adeta. Tenlerimiz birbirine değdiğinde kutuplardaki buzlar eriyordu. En sert ve sınırsız aidiyetin eşiğinde tanrıyı oynuyorduk. Ama sonra, günler ayları, aylar ise ayrılığı getirdi. Her ikimiz de yabancıydık hayata, her organımız iflas etmiş ve her yalanımız ortaya çıkmıştı. Kimsesiz sevişgenler ordusuna yazıldık, tek düşman tanrıydı. Kötü bir sondu ve onu biz yazmamıştık. Her sevişme sonrası hayale dalan biz artık birer kabus olmuştuk.

Son yazıldı evet. Köleliğimiz bitmişti. Aşk çöplükteydi, her cümlemiz zehir saçıyordu. Ateş sönmüş, buzul kaskatı kesilmişti. O odaya gelince, bir daha kapılarını kimseye açmadı. Ve hayat, odanın köhnemiş kapısına el yazısıyla şunu yazdı : “Kapalıyız!”

Can Murat Demir

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.