Burada Tanrı konuşuyor! Tanrının haykırdığı bir yerde senin ne önemin olabilir! (Ayet: 51)

Daha mürekkebi kurumadan okunmalı bu eyetler. Bu ayetler ki insan için yazıldı ancak tarihin hiç bir döneminde insanlarca farkedilmediler. Ama söylenilen doğruydu. İlk yazılan her zaman ölümcüldü ve günaha gebeydi. Böyle bakıldığında aşağıdaki satırlar tanrının planından arda kalanlarla yazıldı diyebiliriz. Daha doğrusu özgürleşen her şey gibi tehlikeli bir hal aldı da diyebiliriz. Yazılması emredilen bu hikaye tanrıdan gizli ve yasaklanan ne varsa hepsine göndermeler içeriyordu. Bu serzenişleri bir yanılgı ya da reddetme olarak görebilirsiniz ancak şunu unutmayın; kutsal olan her şey özünde bir şeytani reddetme kaygısı taşır. Ve bu oyunda şeytan aslında tanrının gözdelerinden biridir. Bu yüzden “O” hep vardı ve var olmaya da devam edecekti.

tanrinin-fisildadiklari

Kurtuluşa doğru giderken: YARADILIŞ

Önceleri sadece göz vardı. Sonra gözden yansıyanlar birer ağaca dönüştü. Ağaçlar gölgelendi ve canlandı. İlk insan bu ağaçlarda doğdu. Uhrevi olanın terkedildiği bu günlerde maddi olan daha kıymetliydi. Oysa dünya insan için yaratılmamıştı. Körleşen ve ölümsüzlüğü arayan insan gördüğü ilk canlı varlığa şunları söyledi: Bu dünya çok değerli. Onun kıymetini bil ki tanrı seni bağışlayabilsin. (Ayet: 999)

İsmimi unutmayın! Çünkü o henüz söylenmedi… Ayet: 203

Günah ilk başta, yaradılışdan bu yana vardı. Ta ki peygamberler çıkana dek. Onlar günahın bekçisiydiler, günahı ilk fark edenler onlar oldu. Bu bir milattı. Sonrasında ayıklama ve arınma dönemi başladı. İlk kitap indiğinde Âdem 200 yaşında genç bir illüzyonistti. İlk numarasını Yahudilere yaptı ama tutmadı. Ancak olayın iyi tarafından bakıldığında ilk isyan Âdem’e aitti. Bu yüzden ona “ilk asi” dediler. Her şeyin bir ilki vardı ve Âdem tanrısal olanın temsilciliğini de ilk üstlenendi. O, her yönüyle tam bir günah bekçisiydi. Ellerine doğan ilk günahın çocuğunu teselli etmesini çok iyi bildi. Böylece ilk dua ve ayin ortaya çıkmış oldu. Tanrı kurumsallaşıyordu.

İlk sınav: TUFAN

Zor zamanlardı. Yeryüzünde sadece söz vardı ve O’nun adının fısıldandığı sözler… Uğultulu tepelerde, kimsesiz patikalarda, sonsuz dualarda hep O’nun adı telaffuz ediliyordu. Evet, hiçbir şey yokken sadece söz vardı ve Âdem’in belkemiğinden fırlayan bir kemik parçası bu söze insani acıyı kattı ve ardından tanrı buyrukları dökülmeye başladı. Böylece ilk kan yağmuru başladı. Bu kıyamete insanlar kısaca “Tufan” dediler. Tufan ve savaş ağırdı. Talihsiz zayiatlar veriliyordu. Doğanın cevabı fazla gecikmeden geldi ve Adem yüksek, uhrevi diyarlara çekildi. Hemen ardından insanlık ilk mucizeyi beklemeye koyuldu. Ta ki Lazarus doğana kadar. Diriliş bu olayla başladı. Sonsuzluğun kadim ruhları dile geldi, hepsi bir ağızdan:

BİZ VAR’IZ…

Bütün bunlar olurken tanrının rahatı yerindeydi. Çünkü yaratılmaya muhtaç değildi. O kadim bir doğurganlığı simgeliyordu. O sadece var’dı. Sorgusuz süalsiz hükmedendi. İlk çocuğunun ölümünün üzerinden 500 yıl geçmişti ki Hira Dağı’ndan bir medyum yükseldi. Adını aşk koydular, sıfatı ise tanrının merhametiydi yani “insan-ı kâmil…” Bu çocuk kendinden öncekilerin aksine daha uysaldı ve ilk fırsatta kurtuluşu müjdeledi. Doğduğu gün gökyüzü kızıla boyanmış, yıldızlar dile gelmişti:

SEN O’SUN

Dünya değişiyordu. Bunu hissetmemek mümkün değildi. Irmaklar ovalar ve okyanuslar büyüdü. İnsanlık yepyeni bir habere uyandı. Doğum yakındı. Vahiy çok uzaklardan, sıcak çöllerden rüzgârlarla sevişerek geldi. Ruhların alacakaranlığı sona ermişti. Artık Arap kabileleri sadece yeni tebliğci için savaşıyordu. Tebliğci, beklenenenin çok yakında olduğunu sarıklı çöl insanlarına haykırdı, ölüler canlandı, kundaktaki bebekler dile geldi. Böylece ölümün aslında bir kurtuluş, cennetin ise şeytanın ayaklarının dibinde olduğu fark edildi. İnsan yüzünü toprağa çevirirken, günah ve varoluş yoldaş olmuştu. Günah, Nil Nehri’ni andırıyordu. Med-cezirleri peygamberlerden daha müzdaripti. Tanrı, bu sudan içenin cehennemlik olduğunu haykırdı. Bu yasak Mısır’ın göbeğinde bir medeniyet yükseltti. Mumyalanan gerçeklerin doğuşu böylece başlamış oldu. İlk firavunun doğumundan 200 yıl geçmesine rağmen ölüler hala günah işliyor taze olan her şeye karşı büyük bir iştah besliyordu. Karamsarlığa kapılan dul kadın orucunu bozarak şöyle dile geldi:

Ey yaşayanlar… Ölülerden medet umun! Ayet: 111

tanri-ve-insan-denemesi

Yeryüzü günaha bulanırken kızıl denizi ikiye ayıran bilge hükümdar ölmüş, tahta II. Mesih oturmuştu. Bilim ve sanat yayan bu medeniyetin çöküşü an meselesiydi. Genç kral gökyüzüne baktı ve şunları mırıldandı: Ben varım! Siz bu hayattan umudu olanlar ancak benim mezarım olabilirsiniz. (Ayet: 22) Bu haykırış bir mezar yazısı gibiydi. Genç kral semaya doğru yolculuğuna çıkarken ardında yeni bir ilah bıraktı; insan olarak yaratılanlar ona Kızıl Tanrıça dediler… Hemen akabinde doğa dile geldi ve bu tanrıçanın kollarında ilk felaketini planladı. Tanrının haberi yoktu. Bu meydan muharebesinde kavimler ortaya çıkarıldı. Her bir kavim kendi tanrısını yaratarak Bilge Kral’ın yolundan gittiler. Bu kralın soyundan imparatorluklar ve büyük ordular peyda oldu.

O’nun Nefesi sonsuzluktan beslenir. Dokunabilmen için usulca dinlemen yeterli. Ayet: 103

İlk büyük savaş insan ve günahlarından doğdu. Güç ve iktidar birlikteliği zafere çok yakındı. Kızıl Tanrıça günaha batan insanlıktan ilham alıyordu. İşte tanrısal sanat buradan doğdu. İnsan, ölümcül bir günah tohumundan başka bir şey değildi. Tanrıça bunu öğütlüyordu ve tüm medyumlarını yeryüzüne gönderdi. Artık tebliğ başlamış, evren yavaş yavaş şeytanın çocuklarına benzemeye meyil etmişti.

Savaşlar şarkılarla karşılandı. Büyü ve erdem aynı safta karşı karşıya geldi. Kıyım yakın, insan ise sadece kan istiyordu. İblis elçileri ilk ittifakı duyurdu. Sonrasında büyük bir gürültüyle gök dile geldi.

Durun! Bu bir savaş değil, bir isyandır. Sizler yepyeni bir toplum yaratarak günahı ibadet, sevgiyi pislik sandınız. Ayet: 666

Daha sonra yağmur başladı. Tufandan sonraki ilk yağmur… Kutsaldı. Düşman helak edilmiş, her yer kan deryasına dönmüştü. Yeryüzüne kahkahalar fırlatan tanrı dünyanın kederine alaycı bir tavırla şunları söyledi:

Ölüm, sizlere armağanımdır. Ayet: 13

İnsanoğlu akıllanmamıştı. Dua üstüne dua geliyordu. Gökler tekrar harekete geçti. İlahi kin yeryüzünü kasıp kavuruyor, günahkârları oradan oraya savuruyordu. Her beden yüzlerce parçaya ayrılıyordu. Çamurdan gelen insan yine çamura gömülüyordu. İlk isyan kanlı bitmiş… Şeytan çıngıraklı kuyruğundan tüm zehrini insana zerketmişti. Bu zehir gururdu. Gurur kibirle birleşince ilk ahlaksız olan doğdu. Böylece 1500 yıl önce doğumu müjdelenen mesih dünyaya geldi. Roma denilen medeniyetler karması işte buradan başladı. Roma bu öksüz çocuğu kollarına alarak büyüttü ta ki ilk tapınak yıkılana kadar.

Yıl: MS 5.7.1 (Henüz Tanrı Doğmamışken)

Araplar uyuşuk ruhlu insanlardı. Safdillikle uydurdukları yalanlara tapınıyorlardı. Yahudilere nazaran daha geri, bulanık ve kırsal adetlere sahip bir toplumdu. Güneşin doğuşunu selamlayarak ilk atalarına saygıda kusur etmeden yaşadılar. Et yiyip şarap içerek putlar inşa ettiler. Ne var ki putlar yanıldı. Mevsim kuraklaşmaya, hayvanlar ucubeler doğurmaya başlamıştı.

Yahudiye’den uzak bir köyde sabah olurken Mesih çoktan ölmüş tanrıya eşlik ediyordu. Mesihin doğumuna eşlik eden yıldızlar bu kez sönmüş, ölümlü İbrahim elinde baltasıyla siyah bir kefen giymişti. Bu kez mahvolan insan ırkı olacaktı. Zaman işliyordu. Bir balta darbesi bir tanrıyı Al-İlah’ı ortadan kaldırdı.

Ölümsüzlüğü keşfeden elçiler yeryüzünde cirit atarken, kaçkın ruhlar hezeyan içinde oradan oraya uçuşarak yas tutuyorlardı. Zamansız bir acı doğdu. Tanrılar katından bir musibet daha yeryüzüne hediye edildi. Veba, insanlara bahşedilmiş bir acının dokunuşu gibiydi. Zira hastalık tanrısal yollardan bulaşıyordu. Dikkatler meleklere çevrildi. İlk insanla sevişen melek huzura çağrıldı ve göklerden bir haykırış insanların kulaklarını delip geçti:

Bizim için geldin, bizim için öleceksin. Ayet: 118

Tanrılık makamının buyrukları tüm insanlık boyunca gelmeye devam etti. Artık ne insan ne de tanrılar ölüm istemiyordu. Derken sessiz sedasız bir anlaşma imzalandı ve şeytan tekrar yer altına çekildi. Kötülük susturuldu. İnsanlar yeniden tanrılaşmaya, elçiler yeryüzüne dağılarak toprak olmaya başladı. Artık tek bir mücadele vardı ve bizler bu mücadelede tek bir silaha sahiptik: “VAROLUŞ YALANI”

Hikaye böyle bitiyordu. Ne kazanan ne de kaybeden yoktu.

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.