İşten güçten zar zor yetişmiştim. Bu sergiyi kaçırmak istemiyordum. Çok ters bir yerde de olsa Rembrandt’ı kaçırmaya niyetim yoktu. Çokta şık giyinmiştim, serginin yıldızı olmak istiyordum. Aslında şıktan çok seksi ve kendine güvenen havam daha ön plandaydı. Kendimi ön plana çıkarmayı, beğenilmeyi seviyordum. Küçüklüğümden beri bu böyleydi.

Müzeden içeri girerken bakışların bende olduğunu biliyordum, bu durumdan duyduuğum memnuniyetle biraz daha vücudumu dikleştirerek kapıdan girdim. Uzun zamandır düşlediğim bu sergiyi sindire sindire gezmeyi planlıyordum. Güzel bir başlangıç noktası bulup gezinmeye başladım. Önce oturacak yer bulamadım ama ayağımdaki topukluların yüksekliğiyle birlikte bacaklarımın ağrıdığını hissettim. Sıkıntılı bir vaziyette, tekrar kanapelere baktım. Şık ve kaliteli görünümlü bir adamın yanı boştu, fazla tereddüt etmeden yaklaştım ve izin isteyerek oturdum.

Oturduğum yerden kaç adet resim kaldığını ve kullanmam gereken zamanı hesapladım. Sonra telefonum çaldı ve sergi ortamının sessizliğini fazla zorlamadan iş yerindeki sekreterle konuşmaya başladım. Konuşma bir kaç dakika sürmüştü, sonra kapadım. Yanımda ki adam, “Burada da rahat yok değil mi?” diye sordu. Hoş bakışlı, kemikli yüzlü, kirli sakallı, bakımsız gibi duran aslında bu bakımsız havayı vermek için oldukça bakım uygulanmış kaliteli bir havası vardı. Hareketli ve canlı simsiyah gözler, bakışlardaki alaycılık ama aynı zamanda zekilik farkediliyordu. Bir an ne diyeceğimi unuttum sanırım… Evet, aslında iş güç arasına, Rembrandt’ı sokmak büyük bir hata ama başka vakit yaratamayacağımı da bildiğim için, koştur koştur geldim işte dedim. Yüzüme güzel bir gülümsemeyle baktı ve “Neden Rembrandt?” dedi. Onu cezbetmek ve ne kadar bilgili olduğumu göstermek için bir sürü ressamla ilgili bilgiyi sayıp döktüm. Sonra derin bir nefes alıp, saçlarımı geriye atıp onu gözlerinin içine baktım.

Muzip bir gülümseme takındı… “Bu kadar çok bilgiye sahip olmanıza sevindim ama kendinizden ve hissettiğinizden bir şeyler söylemenizi beklerdim” dedi. Biraz utanarak ve sıkılarak yaptığımın farkın da olmasına kızarak cevap verdim; Yumuşaklık, ışıklar-gölgeler, ihtişam, masumiyet dedim. “Bravo, işte bu üçlüyü bende seviyorum” dedi. “Anlatmak istediğim tam olarak ta buydu, sizden size ait olandan bir şeyler duymak…” “Öteki türlü zaten bilgi her yerden ediniliyor ve asıl bilgi bizim unutmak istemediğimiz şeyler değil midir?” diye sordu.

Bir saat kadar bu hoş adamla müzeyi gezdik. Yorumlarda bulunduk ve birbirimizden çok hoşlandığımızı fark ettik. Birbirimiz hakkında soru sormaya o da ben de korkuyorduk. Birbirinin içine geçmiş detaylı sorular soruyorduk ancak adlarımızı bile sormaya cesaret edemiyorduk. Değişik bir duyguydu. Birbirimizle konuşurken şunu fark ettik, biz kimlik olarak birbirimizi tanımak istemiyorduk, bir yalana da başvurmak yoktu, sadece ruhlarımızın anlaşıp konuşmasını, büyük okyanus dalgasının en büyüğünün gelmesini bekliyorduk.

Müzeden çıkışta, “Ne yapmak istersin” dedi. Biraz düşündüm. İçimden ah dedim, lanet olası! Seninle yapılacak bir ton o kadar zevkli şey sayabilirim ki… Aklıma müzenin aynı zamanda muhteşem bir bahçesi olduğu aklıma geldi: Çimenlere uzanıp, bulutlara bakmak dedim. İnce kemikli yüzünde ve kısık gözlerinde coşkuyla bir gülüş meydana geldi.” Benim spor tarzım çimenlere uygun ama senin bu mini  elbisen ve topuklu ayakkabılarınla sanırım zor olacak” dedi.

Hiç de değil dedim ve hızla ayakkabılarımı çimenlere fırlattım ve eteğimi toplayarak çimenlere uzandım. Onu da hızlıca kolundan tutup çimenlere yatırdım ve başladık kahkahalar atmaya. Gülüp gülüp susuyorduk, inanılmazdı. Sonra çimenlerin üstünde ellerimiz birleşti, ellerimizi birbirine kenetledik ama birbirimize hiç bakmadık. Bakmaya gerek var mıydı? Kalplerimiz bir olmuş aynı hizada ve aynı duyguda atıyordu ve anın bize yaşattığı, kaçış ve kaçışın muhteşemliği harikaydı… Olanların özeti buydu. Sonra onun yüzüne baktım oda benimkine baktı. Tam bir şeyler söyleyecektim, parmağını dudağıma değdirdi:

“Sakın” dedi..

Öylece çimenlerin üstünde el ele sustuk. Arada bir birimize baktık. Ben üşüdüğümü söyledim dedim. Elimden tutarak beni kaldırdı. İki elimi ellerinin arasına aldı ve öptü. Bana dönerek: “Buradan sonra ne yapmak istersin?” dedi. Biraz panikledim çünkü vereceğim cevap her şeyi belirleyecekti. Henüz bu cevaba hazır değildim. Sadece sinemaya gitmek ve kafamı omuzlarına gömüp uyumak ve sonra seninle aynı sigarayı içmek istiyorum. “Hepsi bu mu?” dedi. Hepsi bu şimdilik. Basit ama unuttuğum şeyler, gençliğime anılarıma götüren hisler, olur mu dedim. “Ne duruyoruz o zaman!” dedi ve gittik.

Filmi hatırlamıyorum, detay hatırlamıyorum. Sadece onu hatırlıyorum. Kollarımı kollarına iyice doladım. Vücudumu ona yasladım ve başımı omzuna iyice gömüp uyudum. Aslında bu tam neydi, ne yapıyordum, niye diye sorular aklımdayken neden bu denli huzurluydum bilemedim. Sanırım hiç bilemeyeceğim de…

Ara olunca saçlarımdan öperek uyandırdı; “Uyan yabancı, diğer hayaline geçmek zorundayız vaktimiz azalıyor”dedi. Bunu söylediğinde yüzü biraz sıkıntılıydı ama yine de oldukça centilmen ve nazikti. Bir yerlerden sigara aldı ve yaktı. İlk nefesi çekerken ki haline bakılacak olursa, sanırım hiç içmemişti. Sonra bana verdi. İçtim, nefsini hissettim ve gözlerine baktım.

Böyle bir şey yaşamak… Diyecektim ki, tekrar parmağını dudaklarıma götürdü. “Şşşş” dedi, bozma ve artık kalıplara sokup, evirip çevirip adlandırma. Bu şimdilik bir düş ama düşü gerçek kılmak elimizde. Aslında bende gerçeğe yaklaşmaktan, gerçek olmasından çekiniyorum. Bilirsin işte, yaşananlar , tekrarlar ve gelinen hep aynı noktalar. Hayatta farklı olanı aramaktan yorulduğum ve pes ettiğim bir noktada tanıştık.”

Sigaramızı içtik sonra tekrar içeri girdik. Bu sefer o bana iyice sokuldu ve sarıldı. Tanrım kimdi bu? Kimdi bu adam? Buradan çıktığımda ardımda mı bırakacaktım, yoksa hayatıma mı sokacaktım. Sanırım kuraları baştan koymuştuk. İsimlerimizi bile bilmediğimize göre, düş gibi yaşamak ve bitirmek gerekiyordu bu saatleri.

Sinemadan çıkışta yan yana yürüdük. Ayrılma vakti gelmişti. Saçlarımı önüme getirdim çok duygulanmıştım, hem üzüntülüydüm hem de sevinçli, ruhum mevsimden mevsime giriyordu. Onun gözlerinden de aynı şeyler okunuyordu. Ya gitme der gibi, ya da tamam hadi bir an önce arkanı dön ve git gibiydi. Hiç iki duygunun bu kadar iç içe girdiği ve benim çizgilerimin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamadığım bu kadar karışık bir anım olmamıştı.

İlk hamle ondan geldi. Bana sarıldı. “Muhteşem güzel tatlı kadına teşekkür ediyorum” dedi ve öptü. Aynı şekilde bende, muhteşem yakışıklı yabancı adama teşekkür ediyorum dedim. İkimizde arkamızı dönüp birbirimizden hızlıca uzaklaştık. Ben ağlıyordum çünkü güçlü olma noktamı yitirmiştim. Ama bu üzüntü gibi bir şey değildi. Bir özlemin gözyaşlarıydı.

Eve geç dönmüştüm ama mutluydum. Çalkantıları ve hezeyanları bir tarafa bıraktım. Rutin hayata devam dedim. Çocuğumun kafasını okşadım ve gülümsedim.

Bilge Çakır

3 YORUMLAR

  1. Hımm.. Ne desem bilemedim şimdi. Bu sayfaya nasıl girdiğimi de bilmiyorum. Bir baktım okuyorum!
    Öncelikle çok etkileyici, akıcı ve anlamlı bir anlatım. Bazı cümleler kısa ve o cümleler tam dozunda bir etki bırakıyor insanın üstünde. Ne eksik ne fazla. Herkes böyle kısa cümle kurup insanları büyüleyemez. Ciddi anlamda beğendim. Okurken şöyle bir düşünce geçti aklımdan: Sanki gördüğünüz ya da duyduğunuz bir şey sizi çok etkilemiş ve bunu yazma ihtiyacı hissetmişsiniz. Yani yazmazsanız olmaz, o derece. Bu kısacık bir film sahnesi olabilir. Hayattan bir an olabilir. Bir söz olabilir. Ama bence film etkisi. Nedense böyle düşündüm… Ya da bu bir kitabın başlangıcı. (Harika bir kurgu çıkar bu yazdıklarınızdan.) Her şey olabilir. 🙂
    Elinize sağlık, çok beğendim, keyifle okudum. 🙂

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.