Gündüz gözüyle seçilemeyen, algının sıradanlığı içerisinde bir anlam yükleyemediğimiz, yaşamlarına dokunma isteği uyandırmayan insanlar vardır. Ne bakılır, ne görülür ne de fark edilirler. Gecenin çocuklarıdır onlar. Karanlıkta görünürler. Gündüzün sıkıcı sıradanlığı ürkütür onları. Şafağın ilk ışıklarıyla soylu sessizliklerine çekilip, karanlığın bilgeliğine, derinliğine hazırlarlar kendilerini.

“Dinle onları, gecenin çocuklarını. Ve ne müzik yaptıklarını.” Bram Stoker

Karanlıkta görünürler; çünkü bilgeliğin cenneti karanlık, bulanık ve kirlidir.

Gündüz giydikleri görünmezlik zırhlarını karanlıkla kat kat soyarlar. Kanunlarınızın, kurallarınızın, kurumlarınızın dayattığı ne varsa bir bir söküp atarlar üzerlerinden, ta ki ilk insandan bu yana kendilerine yaftalanan bütün etiketlerden kurtulana kadar. Günün ışıklarıyla ölen ruhları her gece karanlığın rahmine düşer ve kendini var etme süreci bir tapınmadır artık onlar için. Tanrısız, kitapsız, dinsiz, üryan bir tapınma. Ve Minerva’nın baykuşu bir kez daha havalanır, gecenin çocukları tek tek karanlığın rahmine düşer.

Olgular dünyasının içinde, toplumsal kimlikleriyle var olma mücadelesi veren biz sıradan ölümlüler için aydınlık; bir hiçlikte olduğumuz gerçeğinden kaçıştır. Karanlığın gelişi ürkütür biz sıradanları. Çünkü biliriz ki olgular dünyasının üstüne örtülen bu perde her şeyi eşitler, her şey birbirinin dengi ve eşitidir. Orada hiçbir önemi kalmaz yaftalı kimliklerimizin, kurumsal saygınlıklarımızın. Ve Minerva’nın baykuşu bir kez daha havalanırken gecenin çocukları karanlığın rahminden düşer.

“Karanlığın kaç tonu var”, “gece kaç boğumdur” hepsini bilir gecenin çocukları. Can yakan, acı veren her sorgulama gerçeğe yaklaşan bir adımdır onlara göre. İnsanın şeyler ve kendisiyle kurduğu ilişkinin denklemini çözmüştürler. O nedenle dış dünyanın yalancı gerçekliğini örten, bizi var ettiğini sandığımız sahte kimliklerimizi acımasızca yok eden karanlık, kendi çocuklarına cömert davranır. Onları görünür, algılanır ve fark edilir kılar. Yolları yolculukları kendilerine dönen birer serüvencidir onlar gecenin koynunda.

Her biri biraz Kafka’dır; dönüşümün doğasını sorgulayan. Biraz Nietzsche’dir; soylu bir düşmanı yenmiş olmak için kendi tanrısını büyüten. Biraz Schopenhauer’dur, nesneler dünyasının yalancı mutluluğuna inat yaralı ruhunu acıyla beslemeye çalışan. Ve onlar gerçekte Lautréamont’turlar  “Öznelliğim ve Tanrı, bir beyin için ikisi çok fazla‘’ diyerek yeri olmadığını bildikleri, ancak kurtuluşun olanaksız olduğu, içine fırlatıldıkları bir lanet çağda kötülük betimlemesi değil, kötülüğün kendisinin şiirini yazan.

Onlar ki her gece, bedenlerini görünür kılmak için, karanlığın bilgeliğini kuşanıp Minerva’nın baykuşunu uçururlar.

Öyküm Çınar

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.