Yapmış olmak güzeldi ki en iyi yaptığım şeydi bu hayatta. İki el yordamıyla şekillendirip, içine biraz kötülük ve biraz da acı katmak, işte tüm yaptığım buydu. Ona suretini bağışlamıştım. Bu sayede ruhunun en derin köşelerinde gezinme fırsatını bulmuştum ama suç teşkil eden bir şeye rastlamadım.

Her neyse diyerek geçiştirdiğim zamanlarda onunla çok vakit geçirdim. Ne o beni tanıyordu ne de ben onu…

Bir aralık içine düştüğümüz şey bizi hapsetti çünkü o bir canavardı. En incesinden ve en zarifinden bir intiharın gölgesinde doğmuştu. Hayatını bizim gibi sefilleri yutarak kazanıyordu.. Sanki her organı açlık içinde kıvranıyordu. Her ikimizde korkmadan ölümünü icra ettik. Zevkten boşalan sinirlerim bize eşlik ederken, ortaya yepyeni bir yaşam formu ortaya çıktı. Her şeyden biraz ve hiçbir şeyden azıcık… Kara günleri unutturan bu duygu trafiği aslında pek bir şey anlatmıyordu. Biz sadece ölmek için yola çıkan iki aptaldık.

Eteklerimizdeki pişmanlık taşlarını dökerek silkindik ruhlarımızı. Her ne kadar tanrısız olsak da mavi göklere bel bağladık. Maviliğin griliğe çaldığı yeryüzünde aşk için dua ettik. Sarsıldık. Üzgündük. Ama hiçbir zaman yok sayılmadık.

Biz kötümser tanrılar olarak her daim asık suratlıydık. Gülmenin icadına kadar teslim olmadık. Her çığlığın takibini eşsiz kulaklarımızla yaptık. Sonra ne mi oldu? Tabii ki her güzel şey gibi karanlığa karıştık. Aciliyetle örülmüş kader ağları sardı her yanımızı. Ağlamadık ama asıl gözyaşı içimizdeydi ve sezgilerimizi ıslatıyordu. Birden çakan şimşekler sonumuzu işaret etti. Mevsimsiz kalmıştık. Topraksız göçebeler kadar özgürdük. Yine başa dönmekti tek korkumuz. Ama bunun için yaratılmıştık. Başka çaremiz yoktu. Duygulardan arındırıldık. Yoksunduk. Müzikal bir çılgınlığa doğru atlarımızı sürdük. Gece yavaş yavaş adımlarımızı takip ederken biz sadece kırmızı şeritli yolu takip ettik. Her yol, her beden kurtuluşun müjdecisiydi. Hayatın bize biçtiği görev buydu. Bilgeliğimiz, sorumluluğumuz her şeyimiz… Sonunda ne olacağını bilemezdik. Gecenin damarlarına doğru sürmeye devam ettik. Kestirme yoktu. Karşımıza çıkan ruhlar en mahrem yerlerimize kadar girme cesaretini gösteriyordu. Ama bizim hiç ümidimiz yoktu. Bozguna uğramış ordular kadar eziktik. Savaş başlamıştı. Ruhların ve tanrıların kadim savaşı. Ansızın bastıran yağmur, tanrı Zeus’ un sesiyle kesintiye uğradı: “Sizler benim kızlarım ve oğullarım değilsiniz? Asiliğinizden ve kıskançlığınızdan bıktım.” Bu haykırışın üstüne her yer sessizliğe büründü. Savaş bitmiş gibiydi.

İlk fırsatta kanla yıkanan saraylardan kaçtık ve Zeus bizi azletti. Sahipsiz bedenlerimizle köy köy dolaştık. Karnımız açtı. Yemek yemeyeli asırlar olmuştu. Her kapı yüzümüze kapanıyordu. Zeus’ un kapaksız gözleri üstümüzdeydi. Kaçak halimiz ölümü çağırıyordu adeta. Vakit daralıyordu. Zaman tanrının elinde oyuncak gibiydi. Bizim içinse mezarlığı işaret ediyordu. Terkettik orayı ve benliğimizi. Yorgunluktan hissizleşen ayaklarımız sanki bize ait değildi. Yavaş yavaş ölüme gidiyorduk. Tepemizden sarkan leş kargaları korkmadan bizimle dost olmuşlardı. Nefesimiz kesilirse diye her an hazırlıklıydılar. Sessizlik çöktü ve gün batışını son kez izliyorduk. Dolunay leş kargalarıyla birlikte cesetlerimize eşlik ediyordu. Ve tanrı Zeus çok neşeliydi.

Can Murat Demir

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.