Karl Marx’ın 1844 yılında yayınlanan “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Dair” başlıklı giriş yazısında yaptığı “Din halkın afyonudur” belirlemesinin düşünüldüğünden çok daha derin bir anlamı olduğu genel bir kanı olsa da; bu belirlemenin derinliğinin nereden kaynaklandığı açıklanmamıştır, bu belirlemenin özellikle felsefi derinliği bugüne kadar yeterince anlaşılmamıştır. Söz konusu belirleme Marx’ın “Almanya açısından din eleştirisi özü itibarıyla tamamlanmıştır ve din eleştirisi tüm eleştirinin önkoşuludur” diye başladığı yazısının dördüncü paragrafının en sonunda yer alan bir cümledir. Marx bu cümleden sonra gelen üç paragrafta konuya ilişkin açıklamalarına devam etmektedir. Marx’ın yürüttüğü tartışmanın anlaşılması için önce buraya son paragrafı aktarmak gerekiyor:

“Öyleyse gerçek olanın öbür tarafı kaybolduktan sonra tarihin görevi bu tarafın gerçek olanını yapılandırmaktır. İnsanın kendine yabancılaşmış oluşunu kutsalmış gibi gösterenin maskesi düşürüldükten sonra öncelikle tarihin hizmetinde olan felsefenin görevi kendine yabancılaşmış olmanın kendi kutsal olmayan şekillerinde maskesini düşürmektir. Gökyüzünün eleştirisi böylelikle yeryüzünün eleştirisine, din eleştirisi hukuk eleştirisine, teolojinin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşüyor.”

Marx’ın burada aktardığım belirlemelerine göre, felsefe tarihin hizmetindedir. Tarihin görevi gerçeği bu dünyada gerçekleştirip kurmaktır. Başka bir deyişle modern insanlığın tarihsel görevi artık dünyayı gerçek bilgiye göre kurup düzenlemektir. Marx’a göre, modern insanlığın 19. yüzyılın ortalarından itibaren tarihsel görevi budur. Marx açısından felsefe kendisini bu tarihsel görevin hizmetinde görmektedir ve bunun gerçekleşmesi için öncelikli felsefenin hukukun ve politikanın eleştirisini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Çok değil, bir iki yıl sonra Marx felsefenin eleştirmesini düşündüğü alanlar arasına politik ekonomiyi de dâhil edecektir ve bunu temele koyarak ve de bundan hareketle tüm insanlık haline dair, yani ahlaka, edebiyata, estetiğe, eğitime, bilime, felsefeye vs. dair bütünlüklü bir insanlık hali eleştirisi geliştirmeye girişecektir.

Marx 19. yüzyılın ortalarına doğru, 1843-44’te “Almanya açısından din eleştirisi özü itibarıyla tamamlanmıştır” derken, Rönesans’ın ve Reformasyon’un, tüm modern bilimlerin ve felsefenin Almanya üzerindeki bir bütün olarak dünyevileştirici etkisini, 17. yüzyılın ortalarından itibaren Gottfried Wilhelm Leibniz ve daha sonra Christian Wolff gibi büyük filozofların modern felsefenin din ve teoloji eleştirisini aktif bir şekilde Almanya’da da yeşertmiş olmasını dikkate almaktadır. Leibniz Tanrı’yı aşkın bir özne olarak kurgulamak yerine Monadlar arasında düzeni, iletişimi ve birliği sağlayan dünyaya içkin bir güç, sanki-özne olarak tasarlamıştır. Christian Wolff ontolojiyi teolojiden ve ahlakı dini inanıştan bağımsız seküler olarak kurgulamıştır -ki bu tutumuyla Wolff Alman Aydınlanmacılığının ılımlı kanadını temsil etmektedir. Immanuel Kant’ın felsefede ve bilimlerde giriştiği eleştiri eylemi aynı zamanda bir teoloji eleştirisidir. Kant’ın eleştirel felsefesiyle birlikte, aşağıda göstereceğim gibi, tüm Tanrı kanıtları geçerliliğini yitirmiştir. Spinozacılık ve bu bağlamda yürütülen ateizm tartışması, Hegel’in Din Felsefesi Üzerine Dersler’inde hala tartışmak zorunda kaldığı, toplumu her bakımdan derinden etkileyen başlı başına bir olaydır Almanya’da. Kaldı ki, 16. yüzyılın başlarında başlayan Reformasyon’un çıkış yeri ve merkezi bizzat Almanya’dır.

Almanya’da Fichte döneminde, eş deyişle Tinin Fenomenolojisi’nin yayınlanmasından on yıla yakın bir zaman önce yaşanmış olan bir Ateizm-Kavgası vardır. Söz konusu Kavganın konusu Tanrı ve dünya ilişkisi üzerinedir. Kavganın konusu, daha önce Wolff’un 18. yüzyılın başlarında Çin felsefesinden esinlenerek savunduğu ve üniversitede kürsüsünü kaybetmesine neden olan bir konudur. Aynı konu şimdi yüzyılın sonunda Ateizm-Kavgası adı altında yeniden gündeme gelmiştir ve bu defa da Fichte’nin üniversitedeki kürsüsünü kaybetmesine neden olmuştur. Konu yeryüzünde ahlaki bir düzenin Tanrı’nın varlığından bağımsız olarak düşünülüp düşünülmeyeceği sorusuyla ilgilidir. Filozof Friedrich Karl Forberg bir yazısında bunun mümkün olduğunu savunmuştur. Forberg’in yazısı Fichte’nin Friedrich Immanuel Niethammer ile beraber yayınladığı Philosophisches Journal’da (Felsefe Dergisi) yayınlanmıştır. Niethammer Hegel’in de yakın dostudur ve Tinin Fenomenolojisi’nin yayınlanmasında ekonomik olarak önemli desteği söz konusudur. Ateizm-Kavgası Alman felsefi düşünmesinde bir dönüş noktası olarak kabul edilir.

Hegel Tinin Fenomenolojisi’nde dinî düşünme tarzını ve dini bilinci kapsanıp aşılmış bir düşünme tarzı ve bilinç durumu olarak ele almaktadır. Eserinde, dini düşünme tarzını kendinde barındırdığı felsefi düşünme tarzını hazırlayıp ortaya çıkaran ve yerini felsefeye bırakmış bir düşünme tarzı olarak ortaya koymaktadır. Tinin Fenomenolojisi’nde felsefi düşünme tarzı tarihsel olarak ulaşılmış olan en üst düşünme tarzı olarak ortaya konur. Bu nedenle Tinin Fenomenolojisi’nde varlığa dair felsefeyle kazanılan bilimsel bir bakış açısının ve bilinç durumu oluşturmanın koşulları incelenmiştir. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde sergilediği epistemolojik tutum, dış dünya öznenin bilincinden ve arzusundan bağımsız bir bütünlük olarak ele alındığı için pekala epistemolojik realizm olarak belirlenebilir.

Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde ve Genç Hegelcilerden örneğin Marx’ın da yakın arkadaşı Bruno Bauer’in de konuya dair yazdıklarından başka Almanya’da dini bilinç ve inanış tarzını tamamıyla değiştiren ve Marx’ın din eleştirisinin de çıkış noktasını oluşturan iki büyük eseri daha anmamız gerekmektedir. Bunlar; David Friedrich Strauss’un İsa’nın Hayatı ve Ludwig Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü adlı eserleridir. Bu iki eser Alman düşünce ve felsefe tarihinde dinler tarihine bakışı ve Tanrı kavramına dair yaklaşımı tamamıyla değiştirmiştir.
Alman düşünce tarihinde Marx’ın yukarıda aktardığım belirlemesiyle aşağı yukarı aynı zamanda başlayan bir de “Materyalizm-Kavgası” vardır. Kavganın kaynakları çok daha eskilere dayanır. Ludwig Feuerbach’ın konuya dair Marx’ı da derinden etkileyen yazıları bilinmektedir. Fakat konuya dair Alman Aydınlanmacılığının materyalist kanadı tarafından halihazırda felsefi bir duruş geliştirilmiştir. Kavga biyolojide gözlemlenen dünya görüşüne dair büyük değişimler ve yöntemsel devrimlerden hareketle yürütülmüştür. Elde edilen en son bilimsel bilgilerin ışığında artık maddi olmayan ruh, kişisel Tanrı kavramı gibi yaklaşımlarla uyumlu olup olmadığı gibi sorular üzerinde yoğunlaşmış ve soru sonunda materyalist bilgi kuramının önkoşullarının ne olduğu sorusuna dönmüştür. Öyleyse Marx’ın bu belirlemesi Almanya’da teorik ve pratik olarak yaşanan en az üç yüz yıllık din ve teoloji eleştirisini dikkate alarak yapılmış olan bir din eleştirisidir. Bu üç yüz yıl boyunca büyük bilimsel, felsefi, eleştirel-teolojik, sanata ve edebiyata, şiire ve Shakespeare’in etkisiyle tiyatroya dair büyük modern eserler verilmiştir. Reformasyon ve Köylü Savaşları’ndan beri süren toplumsal değişim 1789 Fransız Devrimi’nin ve akabinde yaşanan olayların da etkisiyle artık geri döndürülemez bir şekilde toplum yaşamına yerleşmiştir. Bu nedenle Marx söz konusu makalesinde “Almanya açısından din eleştirisi özü itibarıyla tamamlanmıştır” diyebilmektedir.

Marx dini “halkın hayali mutluluğu” olarak tanımlıyor. Öyleyse din, insanın veya halkın hakikatin kendisinde mutluluk bulamamasından dolayı fantezisinde yarattığı mutluluk dünyasıdır. Sadece bu nedenle bile olsa din eleştirisi kendisini inanç eleştirisiyle sınırlayamaz ve kaba bir şekilde, örneğin basit bir şekilde alay konusu yaparak, inanış ve düşünce tarzı bakımından hor görülerek, aşağılanarak yapılamaz. Şimdi Marx’ın “Din halkın afyonudur” belirlemesini yaptığı paragrafa bir bütün olarak bakalım:
“Dinî sefalet, bir açıdan, gerçek sefaletin ifadesidir ve, başka bir açıdan, gerçek sefalete karşı protesto etmedir. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesidir, tinsiz koşulların tini olduğu gibi kalpsiz dünyanın ruh halidir. Din halkın afyonudur.”

Marx “Dinî sefalet … gerçek sefaletin ifadesidir” derken, dini hem ‘doğal’ veya spontane bir bilinç hali ve hem de kurumlaşmış din olarak sefil hakikatin ideolojik özürcülüğü anlamında alıyor. Başka bir deyişle din, bir bakıma gerçek hayatta yaşanan sefaletin az çok açık veya daha çok mistik ifadesidir. Burada tarihsel-epistemolojik bir argüman yürütülmektedir. Bu bakımdan din, insanın içinde bulunduğu belli bir tarihsel durumda yaşamına hakim olan koşullara dair geliştirmiş olduğu bilinç durumudur. İnsanın içinde bulunduğu koşullar sefil olduğu için spontane çarpık bir bilinç durumu olarak dinî inanç sistemi de sefil durumda bulunmaktadır. Fakat kurumlaşmış din anlayışı söz konusu sefil durumun özürcülüğünü ve savunusunu yapmaktadır. Dini ister gerçekliği yanlış yansıtan spontane çarpık bilinç durumu alalım isterse kurumlaşmış özürcü manipülatif ideoloji olarak alalım; her iki durumda da dinin insan bilinci üzerindeki etkisi uyuşturucu olacaktır. Zira uyuşmamış bilinç, varlığın bilinçli varlığıdır ve bu halde gerçekliği değiştirici ve dönüştürücü bir şekilde kavrayabilir. Marx’ın bu belirlemesi dinî düşünme tarzının hem genel toplumsal bilinç durumuna tekabül eden hem de dinin kurumlaşarak hakim ideolojiye dönüşmüş halini aynı zamanda eleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle “din eleştirisi özünde dinin kutsayıcısı olduğu lanetli durumun eleştirisidir” diyebilmektedir.

Fakat Marx devam ediyor ve “Dinî sefalet … gerçek sefalete karşı protesto etmedir. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesidir” diyor. Bu belirlemesiyle Marx dini düşünme tarzının ve bilinç durumunun özürcü ideoloji olma halinin ötesine geçmediğine dikkat çekmektedir. Burada özürcü bir ideoloji olan dinin karşısında halkın düşünme tarzına ve bilinç durumuna işaret edilmektedir. Din, sefil halde bulunan halkın hâkim ideolojiye karşı bir eleştirisi olarak da iş görmektedir. Bugün örneğin mevcut durumun bir özürcü ideolojisi olan neoliberalizmin yaygın bir şekilde klasik liberal düşüncelerden hareketle “adil ticaret” kavramı altında eleştirilmesi durumunda olduğu gibi. Dinin hâkim durumu ve özürcü ideolojiyi eleştiren boyutuna dikkat çekmekle Marx, dinin basit bir ideoloji olmanın ötesinde ontolojik temelleri olan hakikate refere eden çarpık bir bilinç hali olmasına da dikkat çekmektedir. Zira her yanlış, ne kadar yanlış olursa olsun, kendinde muhakkak bir tutam bile olsa gerçeği taşır. Bu nedenle dini bilinç hali “çarpık” bile olsa hakikate dair bir bilinç halidir ve haliyle hakikati kendisinde çarpık bile olsa yansıtır. Bu nedenle sıkça iddia edildiği gibi Marx dini basit bir şekilde ortadan kaldırıp yok etmek istemez. Bu her şeyden önce onun tarihsel yaklaşımına ters düşer. O bu bağlamda daha çok günlük hayatta olduğu gibi Alman felsefesinde de en geç Hegel’den beri sabit bir anlamı olan “Aufhebung” kavramı ile çalışır –ki bu kavramın diyalektik bir anlamı vardır ve ‘kapsayıp aşma’ anlamına gelmektedir. Bu artık Türkiye’de de çokları tarafından bilinmektedir. Bu nedenle Marx varlık ve bilinç ilişkisinin bütünlüğüne işaret ederek şöyle der:

“Halkın hayali mutluluğu olarak dinin kapsanıp aşılması, onun gerçek mutluluğunun talep edilmesidir. Bir duruma dair yanılsamanın ortadan kaldırılmasını talep etmek, yanılsamayı gerektiren durumun kapsanıp aşılması talebidir.”

Marx’ın burada ortadan kaldırılmasını talep ettiği, bir bilinç yanılsaması olarak iş gören din ile yanıltan inancı gerekli kılan pratiği aynı zamanda eleştirmektedir. Yanıltan inancı gerekli kılan pratiğin kapsanıp aşılması insanın mevcut gerçekliğiyle gerçek bilinç ile ilişkilenmesinin önünü açacaktır. Bu aynı zamanda mevcut olanın gerçek bilgisiyle donanmış özbilinçli insanın gelecek ile ilişkisini gerçek inanca dayanarak kurmasına da olanak sunması demektir. Hayali mutluluk bilincinin, yani çarpık bilincin yerini gerçeklikle doğru ilişkilenmiş bilincin alması, aynı zamanda çarpık bilinci yaratan durumun, yani yanlış gerçekliğin, eş deyişle varlığı ilkesel olarak en temelden sorgulamayı, temele inmeyi gerektirmektedir. İşte, Marx’ın din, inanç ve hakikat eleştirisi bize bu konuda böyle ontolojik bir perspektif kazanmamızı sağlamaktadır. Bu perspektif felsefede neredeyse tarihi boyunca yürütülmüş olan ve aşağıda ele alacağım Tanrı kanıtları tartışmasını şart koşmaktadır.

Prof. Dr. Doğan Göçmen

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak çalışmaktadır. Akademik öğrenimini Almanya’da ve İskoçya’da gördü. Sosyoloji, hukuk, iktisat gibi sosyal bilimler alanlarında ve felsefede öğretim gördü ve lisans, yüksek lisans ve doktora tezlerini yazdı. Adam Smith üzerine İngilizce bir kitabının yanında Modern Felsefe: Adam Smith, Hegel ve Marx adlı bir de Türkçe kitabı bulunmaktadır. Sosyal bilimler alanında Rusça, İngilizce ve Almanca da dâhil olmak üzere farklı dillerde birçok yazısı bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak pratik felsefe çalışmaktadır. Ahlak ve siyaset felsefesi alanlarında uzmanlaşmıştır. Hukuk, sanat felsefesi, epistemoloji ve ontoloji alanlarında da çalışmaları bulunmaktadır.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.