Puşkin ve Erzurum Yolculuğu

Rus Edebiyatı’nı yeni bir boyuta taşıması adına önemli bir isim olarak hatırlayabileceğimiz Alexandr Puşkin’in çalkantılı ve derbeder bir yaşamı olmuştur. O dönemin imparatoru Nikolay devletinin her türlü yeniliğe kapılarını kapatması, eskimiş usulleri kaldırmaması, sefer hariç dışarıya çıkışın kat’i olarak yasaklanması o dönemin yazarlarını, aydın takımını ve en başta Puşkin’i çok rahatsız ediyordu. Bu baskıcı yönetimden dolayı Nikolay ile ters düşmüş ve hayatı boyunca sürgünlerle, polis baskınlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu kısacık (otuz yedi yıllık) yaşamında Rusya dışındaki ülkeleri, kültürleri, insanları tanıma arzusu, onu, büyük bir hasretin yakıcılığıyla insanları günden güne yiyip bitiren ruhsal bunalımlara yani ümitsizliğe, isyana ve nefrete sürüklüyordu.

Puşkin’in insanlarda ne gibi bir ilgi ve okuma özverisi uyandırdığı sorulacak olsaydı, bu soruya cevap olarak; hayatının bütün demlerini edebiyata adayan, kural tanımayan, fikirleriyle ışık saçan, yazdıklarıyla yeri yerinden oynatan bir şair düşünün derim. Hatta bu şairin yazdıkları o kadar etkili ki yazılarının tesirinden rahatsız olanlar tarafından tehdit ediliyor, edebiyattan anlamayan kesim tarafından üzerine silahlı adamlar gönderilip dövdürülüyor. Fakat bu şair elindeki ve yüzündeki kanlara aldırmayıp, yılmıyor ve kalan son gücünü ayağa kalkıp kendini savunmaya adıyor. İşte bu şairin âlem-i fanideki gerçeğine en yakın timsal Puşkin’dir derdim.

erzurum-yolculugu.felsefe

Puşkin’in ayrıntılı bir biyografisini bütün ilginçliği ve keşmekeşliği ile başka bir yazımıza bırakmak zorundayız. Zira bugün Puşkin’in Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla katıldığı, hayatındaki ilk ve son gezisinde Moskova’dan Erzurum’a kadar olan yolcuğunda gözlemlediği çirkinlikleri, fenalıkları ve güzellikleri anlatan “Erzurum Yolculuğu” adlı kitabının bazı detaylarını sizlere aktarmaya çalışacağım.

İlk bölümde şair Moskova’dan başlayarak Kaluga, Orel, Stavropol, Vladikavkaz gibi Rus kentlerinden geçerek Gürcistan’a ulaşır. Rus ordusunun hazırlık durumundan bahseder ve alışık olmadığı bu yerlerdeki rahatsızlıklardan dem vurur. Ayrıca geçtiği kentlerin gerek doğasını gerekse insanını tasvir etmeye çalışır.

kağnıların dinmek bilmeyen gıcırtısı en sonunda keyfimi iyice kaçırdı. Tatarlar kağnılarının gıcırtısıyla övünüyorlar. Şerefli insanların kimseden gizlisi saklısı olmazmış. Varsın yolculuk sırasında yaptıklarını herkes işitsinmiş…

Açık söylemek gerekirse Puşkin’in bu bölümdeki gözlemlerine ilişkin yorumlarını samimi ve içtenlikle yazdığını kabul etmeliyiz. Kendi askerlerinin Çerkezlere karşı sert müdahalelerini kitabına eklemesi ve bir Rus köyünde kendisine ikram edilen yemeği beğenmemesi bu söylediklerimizi kanıtlar nitelikte. Yine başka bir bölümde yaşadığı meşakkatli zamanları sivri bir dille eleştirerek millet olarak tembel olduklarını vurgulaması da yazarın özeleştiriye açık bir yapısı olduğunu gözler önüne seriyor.

Çerkezler nefret ediyorlar bizden. Geniş otlaklarından sürüp çıkarmışız onları. Köylerini yakıp yıkmışız, köklerini kurutmuşuz (…) Kız kendi kepçesini bana uzattı. Onu kırmak istemedim. Dişimi sıkarak biraz yedim. Başka bir halk mutfağının bundan daha kötü bir şey çıkaracağını sanmıyorum. (…)

Yolculuğunun devamında kendisi gibi şairlik sanatını icra eden İranlı bir prensle karşılaşır. Prense karşı alayla karışık üstünlük sergilemek ister. Doğulu şivesiyle süslü, cezbedici cümleler kurmaya çalışır. Fakat hayatında başka ülkeye gitmemiş olmasının verdiği bilgisizlikle anlamsız cümleler kurar, yüzü kızarır ve mahcup olur. Biraz sonra bu yaptığının ne kadar gereksiz ve boş bir lakırdı olduğunu prensin ona düzgünce verdiği cevaptan sonra idrak eder.

…alaycılığın cezasını çekmiş oldum. Bundan böyle insanları kafalarındaki papağa, ya da tırnaklarındaki kınaya bakarak yargılamayacağım.

Puşkin Gürcistan’a ulaşır en nihayetinde. Onun geride bıraktığı köylerden, kentlerden bir an önce uzaklaşarak Tiflis’e varma isteğini şu sözlerinden anlıyoruz…

Duşet’ten ayrılırken tatlı bir duygu vardı içimde. Geceyi Tiflis’te geçirecektim çünkü.

Ozanımız Tiflis’i anlatırken çok da olumlu duygularla karşılaşmaz aslında. Şehrin hamamlarına ve özgürlükçü görüşlerine övgüler yağdırsa da yemek kültürüne ve pahalılığına karşı içinin öfkeyle dolduğunu anlarız.

Uşakların çabalarıyla sofradan aç kalktım. Tiflisli yemek meraklılarının canı cehenneme!

Cümlelerini betimlemeye yönelik sıraladığı bir bölümde ise Tiflis sokaklarının tozlu atmosferinde buluyoruz kendimizi…

Asya yapısı evler ve kentin çarşısı… Dar eğri büğrü sokaklardan, iki yanlarına sepetler asılı eşekler koşuyordu. Öküz arabaları yolları tıkıyordu.

Puşkin’in hayatında ilk kez yabancı bir toprağa adım attığını bu toprağın ise binlerce cennetlik şehidin kanıyla sulanarak ayakta tutulan Müslüman Türk toprağı olduğunu onun şu sözlerinden çıkarıyoruz.

Ne dağı bu?” diye sordum. ‘Ağrı Dağı’ dediler. Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam ümidiyle onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini gördüm…

Aleksandr Kars’a ulaştığında beklediği yardımı, ilgiyi göremiyor.

Karşıma çıkan ilk köy evine dalmak istedim. Fakat ev sahibi kapıda göğüsledi beni; sövüp sayarak dışarı itti. Onun bu hoşgeldinine kamçıyla karşılık verdim… Ahali başıma toplandı.

Yazarın anlattıklarına karşılık olarak Osmanlı-Rus savaşını dikkate daldığımızda halkımızın bu öfkeli tavrını doğal karşılamak gerek. Çünkü bir kaç gün önce önlerinden geçen Rus ordusunun şehirlerini zapt etmek istediklerini anlamışlardı. Haliyle Rus kelimesine dahi tahammülü olmayan halkımızın bu durumu haklı görmesi, buna göz yumması saçma olurdu. İki devletin savaşında tabii olarak objektiflikten uzaklaşılır, atışmalar peyda olur. O halde Puşkin’e karşı misafirperver davranılmasını nasıl bekleyebiliriz?

Erzurum dolaylarında ilk patlak veren çatışmada gözlemcimizden ordugâh yaşamı hakkında bilgiler alıyoruz.

Ordugâh yaşamı çok hoşuma gidiyordu. Sabahleyin bir top atışıyla uyanıyorduk. Çadırda uyumak sağlığa çok yararlı. Öğlen yemeklerinde Asya aşlığı yiyoruz… Çok değişik bir sosyetemiz var. Müslüman alaylarının beyleri General Rayevski’nin çadırında toplanır, sohbet edilirdi.

Savaşı bütün sıcaklığıyla anlatan yazarın savaş sahnelerini Rus taraftarlığından kurtulamayarak anlatmasına sıcak bakmasam da bu savaşı bizzat yaşayarak kendi yorumuyla aktarmasının önemli olduğuna inanıyorum. Bizdeki Namık Kemal’in cesur, korkusuz karakterlerini anlatırken hâkim olan o milli duygular Puşkin’inde benzer.

Süvari birliklerimizin tümü dörtnala saldırıya geçti… Türkler, yolun iki kıyısındaki hendeklere sığınıyorlardı.

Kitapta öyle gerçekçi cümlelerle karşılaşıyorsunuz ki… Örneğin, Puşkin’in dizginlerini sımsıkı tuttuğu atıyla asker birliklerin arasından süzülerek çatışma meydanına doğru ilerlemesi sanki onu değil de bizi savaşın içine dâhil edip merakta bırakıyor.

Benim atım da dizginini ağzına kıstırmış, uçarcasına ilerliyordu. Onu güçlükle yavaşlatabildim. Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. On sekiz yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı.

Savaşın sonlarına doğru kat’i sonuçları ele alan Puşkin Türk ordugâhının ele geçirildiğini, Türk paşasının ise sessizce teslim oluşundan bahseder. Her ne kadar görüşlerin ve fikirlerin özgürlüğünden bahsetsek de Türkler gibi cesur bir milletin askerlerini bilhassa paşalarının,  şehri esir alan taşların hiçbirini kaldırmaya zahmet etmeyecek kadar yılgın gösterilmesi, sanki şehrin düşman ordusuna memnuniyetle verilmiş, eldeki imkânların hiçbirine dokunulmamış, hasta adamın hasta askerleri gibi bir algı oluşturulması asla kabul edilemez.

Aslında sözlerimiz sadece Puşkin’e değil, 19.yy’da bir politika haline gelen Türklere karşı yalan yanlış, uydurma, safsata spekülasyonlarla, onu karalama belasını moda haline getiren kimseleredir.

Kitabın sonlarına doğru Ruslar’ın Erzurum’u işgali ve şehirdeki yaşam hakkında bilgi verilir. İsterseniz sözlerimizi daha fazla uzatmadan Puşkin’i dinleyelim.

Sert bir iklimi var buranın. Çevredeki dağlar yılın büyük bir kısmında karla örtülüdür. Her yandan kaynaklar fışkırıyor; her yerde su kemerlerine rastlıyorsunuz. Erzurum’da çeşmeden bol bir şey yok.

Emre Furkan Özdemir

Konuk Yazar
Konuk Yazarhttp://www.felsefehayat.net
Bu içerik bir konuk yazar tarafından üretilmiştir. Siz de sitemizin konuk yazarlarından biri olabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey, kaleme aldığınız makalelerinizi themetallords@hotmail.com adresine göndermek. Editör onayından geçen yazılarınız burada yayımlanıp binlerce okurun beğenisine sunulacaktır.

POPÜLER BAŞLIKLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

DİĞER YAZILAR

REKLAM

Dahası - Ötekiler - BAŞKASI

Kiliselerin ve Kilise Bezemelerinin Sembolizmi

Dini görevlere ve konulara mahsus olan tüm şeyler ilahi anlamlarla ve hikmetlerle doludur ve kutsal güzellikle dolup taşarlar. (...) Kutsal Kitap’ta farklı anlamlar vardır:...

Bilmenin, Vakıf Olmanın, Nazari ve Ameli Olması Arasındaki Fark Nedir?

Eflâtun’un ölümünden (İÖ 348) sonra Akademia’nın önderliğini, matematiğe ilgisi bazı öğrencileri rahatsız eden eski bir öğrencisi üstlenir. Yeni önderin “felsefeyi matematiğe çevirmesine” karşı çıkarak...

Yaşama Çalışması

Neden Yazıyorum? Otururken, yürürken, uyurken kimi açıktan açığa kimi belli belirsiz bir etkenlik, bir devinme, bir eylem: yazı, yazı. .. Hep yazıyorum, yazmaktayım - yazmak...

Tekrardoğuşa Hazırlık ve Hayat Planı

Araştırmalarımızda klasik regresyon yaklaşımından farklı olarak hayatlar arasında geçen sürenin birkaç asır değil, birkaç yıl ya da birkaç on yıl olduğunu bulduk. Bazı varlıklar...

Kendinle Konuş

Kendime gelmem lazım, her şey normal, her şey iyi. Bak her şey var orada yaşamak istediğin kadar hava, yaşaman için yeteri kadar para ve...

Ayrılık Şarkısı

Gidince, gülün rengi sarardı gözlerimde Mutluluk dolu dünyam karardı gözlerimde Gözyaşların yağmurdu ıslatırsın içimi O yemyeşil gözlerin bahardı gözlerimde Yıldız gibi parlardı gönlümde gülüşlerin Duruşun güneşimdi, yanardı gözlerimde Dudaklarım ismini...

13 Sayısı Niçin Uğursuzdur?

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez,...

Madam Blavatsky ve Dzyan Kitabı

Dzyan Kitabı, en eski kutsal kitaplar’dan biri olmakla birlikte, diğer tümü gibi, pek çok tahrifata uğratılmıştır. Bunun beşerî açıdan nedeni, durulmamış ve fırtınalı kişiliklerin...

Sarsakların Üzüntüsü

Ne acınasıdır anlayışı, önünü görmezce isteği, Ne korkunç, ne karanlık bir gece içinde Geçip gidiyor şu kısa yaşam. Bilinmez mi Doğanın gövdesel acılardan uzak, tininse Korkulardan, kuşkulardan sıyrılmış...

Doğaya Uyma

Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş;...

Reenkarnasyon ile İlgili İki Konu

Bugün, birbirinden çok farklı iki ayrı sohbet çevresinde, benzer iki soru ile karşılaştım. İlki, 4. İslâm Kitap Fuarı'nda tanıştığım ve bir şeyler öğrenmek isterken...

Psikomitoloji: Araf’taki İnsan Hikayeleri

Açıkca anlaşılıyor ki, ‘varolan’ ifadesini kullanırken, tam olarak ne demek istediğimizi uzun zamandan beri biliyorsunuz ve hatta ona aşinasınız. Bir zamanlar biz de biliyorduk,...

Hiçbir Şey İyileşmez: Hoşçakal!

Ayakta durmayı öğrenmeliyiz. Durmazsak düşeceğiz. Her düştüğümüzde kalktığımız yerden toplayıp kendimize inanmalıyız yine. Nasıl da klişe geliyor artık bu sözler nasıl da içi boş... Oysa onlarda...

Sonbahar ve Sen

Sonbahar, adı üstünde son liman. Sen olmadan nasıl geçecek göreceğiz. Dediğin gibi "sensizlik ağır bir ölüm " mü yoksa "mutlak bir sessizlik" mi olacak...

Kadınlar Erkeklerden Daha Çok Yaşıyor

Yapılan istatistik çalışmalarına göre dünya genelinde kadınlar erkeklerden daha uzun bir hayat süresine sahiptirler. Tarihte 60 - 70 yıl ve daha öncesine gidersek iki...