alev-alatli-yazilari

Bart Kosko adında bir adamla tanıştım. 1993 olmalı, 33 yaşındaydı. Genç adam, “Bir gün bilimin doğru olmadığını öğrendim!” diye başladı…

“Gününü hatırlamıyorum ama dakikasını hatırlıyorum. Yirminci yüzyılın Tanrısı, bundan böyle tanrı değildi! Bir yanlışlık vardı ve bilimle uğraşan herkes bu hatayı yapıyordu. Bir şey ya doğrudur ya da yanlış diyorlardı. Neyin doğru, neyin yanlış olduğundan her zaman emin olamıyorlardı. Emin oldukları tek şey vardı, o da bir şeyin ya doğru ya da yanlış olduğuydu. Çi menin yeşil olup olmadığını, atomların titreşip titreşmediklerini ya da Maine Eyaleti’ndeki göllerin sayılarının tek mi çift mi olduğunu söyleyebiliyorlardı. Bu iddiaları matematik ya da mantıktaki iddiaları gibi kesin iddialardı. Tümüyle doğru ya da tümüyle yanlış. Siyah ya da beyaz. 1 ya da 0.

Oysa söylemleri derece meselesiydi. Olguların hepsi derece meselesiydi. Olgular her zaman bir ölçüde saçaklı (fuzzy) veya müphemdi, asla kesin değil. Siyah-beyaz olan bir söylem vardıysa, o sadece matematikte geçerliydi ve matematik yapay bir kurallar ve simgeler sisteminden ibaretti.

Ne ki, bilim adamları gri ya da bulanık (fuzzy) olguları matematiğin siyah-beyaz verileriymiş gibi ele alıyorlardı. Oysa, dünyaya dair olup da %100 doğru ya da %100 yanlış olduğu isbat edilmiş tek bir olgu yoktu. Yine de, bu böyledir, dediler. Yanlış olan buydu ve bu yanlışlıkla birlikte yeni bir şüphe doğdu. Bilim adamları mantık ve matematikte yanılıyor olabilirlerdi. Ve bu yanılgılarında adeta dini bir tarikatın debdebesi ve yobazlığı ile ısrar etmeyi sürdürüyor olabilirlerdi. Anlaşılan bilim adamlarına gri dünyayı kabul ettirmek, sadece bilimsel yetkinlik değil, siyaset bilgisi de gerektiriyordu. 1921 Bakü doğumlu Lotfi A. Zadeh, sayıları pek az olan bu yetenekteki adamlardan birisiydi.”

Sahici Dünya Aristo’nun Tanımladığı Gibi Değil!

Kosko, hayatta en hakiki mürşit bilim değildir, demiyordu. Kosko, mürşit bellediğimiz “siyah-beyaz bilim” yanlış diyordu. Çünkü “Batı zihniyetini şekillendiren, parametrelerini, doğru-yanlış cetvellerini tanzim eden, Eski Yunan. Demokritos’un kâinatı atomlar ve boşluktan ibaret. Eflatun’un dünyası keskin üçgenlerle dolu. Aristo’nun mantığı, siyah-beyaz kurallarla. Aristo’yu izleyen kuşaklar, aklı ve kainatı onun mantığı ve bilimsel eğilimleri doğrultusunda algılamaya devam etti. Çağdaş bilim, matematik, mantık ve kültür, dünyanın siyah-beyaz olduğu ve bu niteliğinin değişmediği esası üzerine kuruldu. Ağızımızdan çıkan her önerme ya doğru ya da yanlış. Her yasa, her yönetmelik, her kural kesin. Dijital bilgisayarın 0-1 ikili sistemi, siyah-beyaz dünya anlayışının zaferi gibi.”

Bir şey ya öyledir ya da değildir. Ya A ya da A değil. Gökyüzü ya mavidir ya da mavi değildir. Hem mavi hem de mavi değil olamaz. ‘Doğru düşünme, sanatı, iki bin yıldır Hazret’ten soruluyor.

Heyhat, sahici dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil!

Bir kere, hiçbir şey sabit değil. Her şey, her an değişiyor. İkincisi, dünya siyah-beyaz değil, gri. Kırçıl. Kesin olan hiçbir şey yok. Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz bile, atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz. Aynı şekilde, Arz’ın, Mars’ın ya da Ay’ın en ayrıntılı haritaları bile ovaların nerede bitip dağların nerede başladığını söyleyemiyor. İşaret parmağımızı oluşturan moleküllerin hangilerinin bedenimize ait olduğunu, hangilerinin havada yüzdüğünü saptayamıyoruz. Tıptaki onca gelişmeye rağmen, ölü ile diri arasındaki çizgi kesin olarak çizilemiyor.

Hadi, bu sahici dünya, sahici dünya da işlevsel olabilmek için olguları yuvarlamak gerekiyor diyelim. Fazla ince okuyup sık dokursak, tıkanır kalırız, nemize lâzım. İyi de matematik bile kesin değil ki! Modern matematiğin temelinde Giritli yalancının ikileminin yattığını farkeden, Bernard Russell. (1)Şöyle bir şey: Giritli bir yalancı, bütün Giritlilerin yalancı olduklarını söylediğinde, eğer yalan söylemişse, yalan söylememiş, eğer yalan söylememişse, yalan söylemiş oluyor. İyi mi? İşin daha da garibi, matematikçiler olsun, felsefeciler olsun, bu hem yalan hem de doğru olma durumunu, bu saçaklı durumu, sineye çekmekten başka bir şey yapamıyor.

Hasılı, matematik dünyası, tanımlamak için yola çıktığı sahici dünyaya uymuyor. Matematiğin dünyası yapay, diğeri sahici. Matematik temiz, tertipli. Sahici dünya saçaklı.

Batılı Mantığın Bittiği Yer

“Sahici dünya kesin tanım kabul etmiyor,” diyor Kosko, “uyumsuzluk problemi var.” İnsan dili 0-1 modunda çalışıyor ama gerçek, 0 ile 1 arasında bir yerde. Bilimsel bir veriyi veya iddiayı veya olguyu asla %100 kanıtlayamıyoruz. Anlayacağınız, fizik kanunları, “kanun” filan değil. En azından matematiğin 2+2=4’ü gibi kanunlar değil. Bunun böyle olduğunu fizikçiler de biliyor ama matematiğin peşinden gitmeye devam ediyorlar.

Bunca yıl sonra ve onca eğitime rağmen, daha hala sorgu sual etmeden Aristo’dan emir alıyorlar!”

Neden mi böyle yapıyorlar? Birincisi, tembelliklerinden. İkincisi, alışkanlıktan. Son iki bin yıldır, matematiği de, dünyayı da Hazret’in siyah-beyaz mantığı ile açıklayageldiler. Kültürleri, edebiyatları, siyasetleri Aristo mantığının üzerine kuruldu. Mizan-ül akl ve bilimden uzaklaşmak, Doğu mistisizminin “mantıksız ‘saçmalıklarına’ kapılmak demektir” safsatası hâkim oldu. Bilim adamlarına göre Doğulu düşünce biçimi karışık kafalar demek. Yanlış ölçümler, kötü tasarımlar, özensiz gözlemler, bilgisayara yüklenmesi imkânsız veriler demek. Hele bir deneyin, kendinizi anında üniversitenin kapısının dışında bulursunuz.

Ne ki, sahici dünyada “mantıklı düşünce” diye birşey varsa, “o” mantık en iyi ihtimalle fuzzy, saçaklı mantık. Saçaklı mantığın tek bir kuralı var, akla yakınlık. Bir şey akla yakınsa, doğrudur. Saçaklı mantık, Batılı mantığın bittiği yerde başlar.

Aklın Yolu Bir Değilmiş

Şimdi… “Mantık”ın bir “Batılı”sı, bir de “Doğulu”su olduğunu öğrenseniz, üstüne üstlük, Batı mantığında ısrar eden bilim adamlarının yanlış yaptıklarını öğrenseniz, siz ne yapardınız bilemiyorum. Ben bayıldım!

Bayıldım, çünkü bir şey “ya doğrudur ya da doğru değildir,” “ya siyahtır ya da siyah değildir” şeklindeki Aristo mantığı oldum olası zor gelmiştir bana. Doğru-yanlış, siyah-beyaz türünden kesinlik iddialarından nefret ederim. Dediğim dedik pozitivistlerden de. Gönlüm, hem davalıya hem davacıya hem de her ikisinin de haklı olamayacağını söyleyen mahkeme kâtibine hak veren Nasrettin Hoca’dan yanadır. Hayatın böyle bir şey olduğunu düşünürüm çünkü. Ne pür beyaz vardır, ne de pür siyah. Ne tam doğru, ne de tam yanlış. Kimse bütünüyle haklı ya da haksız değildir. Haklılık-haksızlık, doğruluk-yanlışlık, siyah-beyaz derece meseleleridir. Dünyaya dair hiçbir veri yoktur ki, kesin olsun. Nitekim, Einstein bile demiş: “Matematik kanunları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında da gerçeği yansıtmazlar.” Yine de…

Kosko, dolduruşa gelmekten çekindiğimin farkında.

“Aristo’nun yanlışlık yaptığına, söylediklerinin o günlerin popüler kültürünü yansıtan bir kapris olduğuna karar verirsek ne olacak?” diye soruyor, “Ya siyah-beyaz mantığın kabulü apaçık bir mantık zorunluluğu değil de o günlere özgü bir zevk, bir kapris ya da kültürel şartlanma ürünüyse ne yaparız? Aristo felsefesini fizik teorilerimizde reddediyorsak, akıl yürütürken ya da bilgisayarlarımızı tasarlarken neden kullanmak zorundayız? Aristo’nun koyduğu sınırların dışındaki neler var? Çokdeğişkenli ya da “fuzzy” mantıktan ne haber? Doğu ülkelerinin yüksek teknolojisine sızan saçaklılığı nasıl açıklayacağız? Saçaklı mantığın yeri neresi? Doğulu inanç sistemlerinin neresine oturuyor?”

“Doğu” derken, bizden (Yakın Doğu’dan) bahsetmediğini farkediyorum. “Uzak Doğu” demek istiyor. “Eski Yunan, ABD ve Avrupa için neyse, Çin ve Hindistan da Japonya için o. Her iki ülkenin kültürleri de diğer başka ülkelerden türetilmiş. Biri Aristo’nun, diğeri Buda’nın kişiliklerinde cismanileşiyor. Buda, Hindistan doğumlu. Çin’e hiç gitmemiş ama söylemi gitmiş. Taoizm’in süzgecinden geçmiş, Zen Budizm’e dönüşmüş. Japon düşüncesini, kültürünü, tarihini, iş pratiğini belirleyen Zen Budizm. Teknolojinin ve iş dünyasının dünya lideri, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya. Arkadan Çin geliyor. Anlayacağın, devler, kültürlerini tokuşturuyor.”

Temkini elden bırakmıyorum. Kolay değil, insanın bir ömür boyu doğru bellediği, hatta “biricik” bellediği parametrelerin bir çırpıda ters dönebildiğini görmesi. Kim bu, Bart Kosko?

Bir elektrik mühendisi Bart Kosko. Daha doğrusu, University of California’nın (USC) Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nde profesör – ki, o üniversitenin o fakültesi, “Mekke”sidir diye söylenir elektriğin. Akademik camiada sinir şebekeleri (neural networks) ve yapay zekâ (machine intelligence) araştırmalarıyla ünlü. Sinir şebekeleri dedikleri, çevreden aldığı bilgileri, dilerseniz haberleri, düzenleyen ve nakleden elektrik yüklü sinir hücrelerinin (nöronlar) parkuru. Biyolojik nöronlar, beynin asli unsurları. Biyolojik nöronların vasıflarını programlama suretiyle taklit edip yapay şebekeler oluşturmakta Kosko. Yapay şebekeler, beynin ve sinir sisteminin işleyişini çözümlemeye yarıyor. Ayrıca, yapay zekâ meselelerini çözüyor ki, bu da daha akıllı makinalar demek.

Biraz daha araştırınca, Kosko’nun elektrik mühendisliğinden başka felsefe, ekonomi, matematik ve hukuk okuduğunu öğreniyorum. Bunların bazılarında yüksek lisans yapmış, bazılarında doktora. Los Angeles’de kayıtlı avukat. İlk ödülünü on sekiz yaşında kazanan bir kompositör. Bir de USC’i konservatuarından burs almış. San Diego’da uzay mühendisi (aerospace engineer) olarak çalışırken, saçaklı sistemler (fuzzy systems) üzerinde çalışmış. Yazdığı kitapların listesini de görünce, kaçarı yok, diyorum, Bart Kosko’nun sözü dinlenir.

Alev Alatlı, Aklın Yolu bir Değildir, Destek Yayınları, 2008, s.1,21

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.