Blaise Pascal, 1623 yılında Clermont-Ferrand, Fransa’da doğdu. Babası Normandiya bölgesinin idareciliğine yükselmiş olan yüksek rütbeli bir memurdu. Harika çocuk Pascal, kitaplar arasında, eğitimli Katolik avukatlar, bilimadamları ve yazarların yanında büyüdü. Erken yaşlardan itibaren bilime ilgi duymaktaydı. Parlak bir matematikçi olduğunu ispat ettiği gibi, vakumun özellikleri konusunda önemli araştırmalar yapmış ve yirmi beş yaşında barometre verilerinde yüksekliğin etkilerini ispatlamıştı.

pascal-dusunceler

1654 yılı itibariyle büyük bir bilimadamı olarak tezahür eden Pascal, dönem aydınlarında sıkça rastlanan yoğun bir dinsel deneyim geçirdi. Ailesinin Fransız Katolik inancının katı bir Jansenci veya Janseniusçu görüşünü3 seçmesinin etkisi olsa da Pascal’ın Jansenizme dönüşünün tümüyle kişisel ve mistik bir olduğu anlatılır. Taşra Mektupları ( Lettres provinciales) adlı eserini Jansenciler adına, onların düşmanları olan Cizvitlere karşı yazmış olmasına rağmen 1650’lerin ortalarından itibaren kamusal meselelerden yavaş yavaş ama tamamen çekilecektir. 1662 yılında ölene kadar hayatını tefekküre ve Düşünceler (Pensees) adlı eserini yazmaya adadı. Kısa denemelerden ve daha da kısa vecizelerden/özdeyişlerden oluşan bu derleme, Pascal’ın dinle ilgili en etkili kanaatlerini içerir. Aşağıdaki metin, Pascal’ın kendi inanç zeminini bulma çabalarına dair fakir verecek niteliktedir.

Ne kadar çok ışık olursa insanda o kadar çok yücelik ve namertlik keşfederiz.

Sıradan insanlar… Daha eğitimliler… Filozoflar…

Onlar sıradan insanları şaşırtır.

Hıristiyanlar… Onlar da filozofları şaşırtır.

Bu durumda dinin kendi ışığımızla orantılı olarak zaten bildiğimiz şeyleri öğrettiğine kim şaşırabilir ki?

İnsan bir kamıştır, doğadaki en zayıf şeydir, ama düşünen bir kamıştır. Onu ezmek için bütün bir evrenin silahlanması gerekmez. Bir buğu, bir damla su onu öldürmeye yeter. Ama evren onu ezerse insan yine de kendisini katleden evrenden daha asil olacaktır, çünkü öldüğünü ve evrenin ondan daha güçlü olduğu bilecektir. Evren bunların hiçbirini bilmez.

Bu yüzden tüm itibarımız düşünce gücünden gelir. Kendimizi, dolduramayacağımız uzayda veya zamanda değil, düşünce alanında geliştirmeliyiz. Öyleyse gelin ahlakın başlangıç noktası olan düşünme faslına iyi çalışalım. İnsanın yüceliği ancak kendi sefaletini biliyorsa yücedir. Bir ağaç sefil halde olduğunu bilmez. Bu yüzden kendimiz hakkında bilecek az şey vardır ve kendimizi ufak görmek yüceliktir. İnsanın yüceliğini bu zayıflıkları belirler. Bunlar büyük bir efendinin, tahttan indirilmiş bir kralın zayıflıklarıdır.

İnsanın yüceliği öyle açıktır ki, kendi küçüklüğü bile yüceliğini kanıtlar. Çünkü hayvanlarda doğa dediğimiz şeye insanlarda küçüklük deriz ve bunu derken bir zamanlar sahip olduğu daha iyi bir doğadan buraya düştüğünü ve doğasının artık hayvanlar gibi olduğunu kast ederiz.

Bırakalım insan değerini tahmin etsin. Kendisini sevmesine izin verelim, çünkü iyiliğe muktedir bir doğası vardır ama bu nedenle, doğasında mevcut olan rezillikleri sevmesine izin vermeyelim. (…) Kendi içinde doğruyu bilme ve mutlu olma gücüne sahiptir ama hiçbir doğruyu ne kalıcı ne de tatmin edici bulmuştur. Bu yüzden insanı doğruyu bulma arzusuna yönlendireceğim; arzulardan arınmasını ve doğruyu nerede bulursa bulsun takip etmesini, bilgilerinin arzuları tarafından nasıl karartıldığını anlatacağım. Hüküm verme gücünü saptıran içindeki arzulardan nefret etmesini istiyorum, böylece arzuları ne onu seçim yaparken körleştirebilir ne de seçim yaptığında onu engelleyebilirler. (…)

Stoacılar, “Kendi içinize çekilin, orada sükûnet bulacaksınız”, der, bu doğru değildir. Diğerleri de, “Kendinizin dışına çıkın, mutluluğu eğlencede arayın,” der, bu da doğru değildir, çünkü hastalığa neden olabilir.

Mutluluk ne bizim dışımızda ne de içimizdedir; mutluluk Tanrı’dadır, hem dışımızda hem de içimizdedir.

Gelin şimdi doğanın ışığına göre konuşalım.

Bir Tanrı varsa eğer, onu akılla kavramak mümkün değildir, çünkü ne parçaları ne de sınırı olmadığından bizimle hiç alakası yoktur. Bu nedenle, Tanrı’nın ne olduğunu veya ne olmadığını bilme yetimiz yoktur. Böyle olduğuna göre sorunun çözümünü bulmayı üstlenmeye kim cüret edebilir? (…) Gelin şu noktayı inceleyelim ve şunu diyelim: “Tanrı vardır veya yoktur.” Ama hangi tarafa yönelmeliyiz? Akıl bunu belirleyemez. Bizimle arasında değişmez ve sonsuz bir uçurum vardır. Sonsuz uzaklıkların aşırılığında yazı ile turanın yer değiştirebildiği bir oyun oynanmaktadır. Bahsinizi hangisine yatırırsınız? Birini veya diğerini desteklemek için ortada hiçbir sebep yoktur, ikisinden birinin lehine mantıklı biçimde tartışamazsınız.

Önceden bir seçim yapmış olanları, hiçbir şey bilmediğiniz için hata yapmakla suçlayamazsınız. – Hayır, bu seçimi yaptıkları için değil ama bir seçim yaptıkları için suçlayabilirim, çünkü hem “tura” diyenler hem de tersini iddia edenler eşit derecede suçlanmayı hak eder, çünkü ikisi de yanlış yapmıştır; en doğru yol hiç bahse girmemektir.

Evet, ama bahse girmeniz zorunludur; bu sizin iradenize bağlı değildir; olayın ortasına düşmüşsünüzdür. Hangisini seçeceksiniz? Bakalım. (…) Kaybedecek iki şeyiniz var, doğruluk ve iyilik, oraya koyabilecek de iki şeyiniz var, aklınız ve iradeniz, bilginiz ve mutluluğunuz; doğanızın da uzak durması gereken iki şey var, hata ve sefalet. Seçim yapmanız gerektiğine göre aklınız birini diğerine tercih etmekle daha fazla zarar görmez. Bir noktayı halletmiş olduk ama mutluluk ne olacak? Turayı, yani Tanrı’nın var olduğunu seçersek neler kazanıp neler kaybedeceğimizi tartalım. İki durum vardır: Kazanırsanız her şeyi kazanırsınız; kaybederseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz.

Bu nedenle, hiç tereddüt etmeden O’nun var olduğu üzerine bahse girmelisiniz. – Haklısınız. Evet, bahse girmem lazım ama bahse çok fazla şey yatırmış olabilirim. – Bakalım. Kazanma ve kaybetme şansları eşit olduğuna göre bir hayat için iki tane kazanman gerekse bile bahse girebilirsin. Ama kazanılacak üç yaşam olsa oynaman gerekir, çünkü ihtiyaçlar oynamanı gerektirir ve kazanma ve kaybetme şansları eşitse üç tane kazanmak için yaşamını riske atmak tedbirsiz davranmak olur. Ama ortadaki kazanç sonsuz hayat ve mutluluktur. Bu nedenle, sadece bir kazanma ihtimali içeren sonsuz şansın olsaydı, yine de bir iki el oynama hakkın olurdu ve sonsuz sayıda şansın içinde sonsuz kere sonsuz uzunlukta mutlu bir yaşamı kazanma ihtimalin olan bir oyunda, üç yaşam kazanmak için tek yaşamını bahse sürmeyi reddedersen aptalca davranmış olurdun. Ama burada sonsuz kere sonsuz uzunlukta mutlu bir yaşam kazanma şansın var, sınırlı sayıda kaybetme şansına karşı bir kazanma şansı var ve bahse süreceğin şey sınırlı; karar verilmiş demektir. Bir taraf sonsuzsa ve kazanma ihtimaline karşılık sadece sonlu sayıda kaybetme ihtimalin varsa tereddüde yer yoktur, tümünü riske etmen gerekir. Bu yüzden bir insan bu oyunu oynamaya zorlandığında yaşamını korumak için akılla ilişkisini kesmelidir. (…)

“Evet, ama ellerim bağlı ve ağzım kapatılmış: Bahis oynamak zorundayım ve özgür değilim, kimse de beni serbest bırakamaz, üstelik inanacak biçimde yaratılmamışım. O zaman ne yapmalıyım?”

Doğru. Ama aklın seni inanmaya ittiği halde inanamıyorsan, en azından inanma konusundaki yetersizliğini anlaman gerekir. Bu durumda Tanrı’ya dair delilleri artırarak değil, arzularını azaltarak kendini ikna etmek için çaba göstermelisin. Seve seve inanca ulaşacaksın ama yolu bilmeyeceksin; kendindeki inançsızlığı iyileştireceksin ve bunun için çare arayacaksın. Senin gibi bağlı olan ama şimdi sahip oldukları her şeyle bahis oynayanlardan öğrenmelisin; onlar takip etmen gereken yolu bilirler, seninle aynı hastalığa sahip olup tedavi edilmişlerdir. Onların inandıkları şeylere inanıp, kutsal suya dokunup, ayinlere katılıp vb. onların başladığı yolu takip etmelisin. Böylece doğal yollardan inanca gelirsin ve şiddetini kaybedersin. – Ama korktuğum şey bu değil. – Neden? Kaybedecek neyin var?

Bu argümanın sonu. Bu tarafı seçersen başına nasıl bir kötülük gelebilir? Güvenilir, onurlu, mütevazı, minnettar, cömert, arkadaş canlısı, içten ve dürüst olacaksın. İşin doğrusu, artık o zehirli zevklere, görkeme ve lükse sahip olmayacaksın, başka zevklerin olacak. Bu yaşamda kazançlı çıkacağını söylüyorum, bu yoldaki her adımında kazancın ne kadar kesin ve bahse sürdüğün şeyin ne kadar değersiz olduğunu göreceksin; sonunda kesin ve sonsuz bir kazanç için bahis oynadığını ve hiçbir şeyi riske atmadığını anlayacaksın.

Vaiz bize Tanrı olmadan insanın tamamen cahil ve kaçınılmaz bir sefalete mahkûm olduğunu söyler. Çünkü güçsüz olmasına rağmen isteyen, sefil durumdadır. Mutlu ve bazı doğrulardan emin olmak isteyen ise ne bilebilir ne de bilme arzusundan kurtulabilir. Şüpheye dahi kapılamaz.

Benim gördüğüm ve bana sıkıntı veren şey de budur. Her tarafa bakıyorum ama muğlaklıktan başka bir şey göremiyorum, doğa bana şüphe ve huzursuzluk sebeplerinden başka bir şey vermiyor. İlahi bir işaret görüp de inanmamaya karar verdiğim bir durum olmadı. Her yerde Yaratıcı’nın işaretlerini görseydim, inançlı biçimde ve huzur içinde dinlenebilirdim. Ancak yalanlayan çok fazla şey görüyorum, doğrulayan şeylerin sayısı ise çok az; acınacak haldeyim ve eğer Tanrı doğayı koruyorsa, bu olguyu net bir biçimde ortaya koymasını, ama doğanın Tanrı hakkındaki işaretleri aldatıcı ise, onları tamamen saklamasını ve böylece ne tarafı tutmam gerektiğinin bana gösterilmesini yüzlerce defa diledim. Ne olduğun ve ne yapacağını bilemeyen bir durumdayken ne durumumu ne de görevlerimi biliyorum; kalbim, takip edebilmek için gerçek iyiliğin nerede olduğunu öğrenmeye niyetli, çünkü sonsuzluk için hiçbir masraf fazla değildir.


Blaise Pascal’ın Düşünceleri,

çeviren C. Kegan Paul, Londra, Kegan Paul, Trench & Company

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.