I. Ruhlar, babaları olan Tanrı’yı neden unuturlar? O’ndan gelen ve tümüyle O’na ait olan parçalar oldukları halde ne kendilerini ne de Tanrı’yı niçin bilmezler?

Plotinus_hakkinda-bilgi

Aşırılık, türeme, ilk fark ve başına buyruk olmayı isteme; bunlar ruh için kötülüğün ilkesidir. Babalarını unutan ruhlar, bağımsızlıklarına sevinirler, Tanrı’nın karşıtına gitmek için, hareketlerinin spontane oluşundan yararlanırlar: Ruhlar, en uzak noktaya vardıklarında, Tanrı’dan geldiklerini hatırlamazlar; tıpkı babalarından ayrı ve uzakta büyütülen çocuklara benzerler; ne bizzat kendilerini ve ne de babalarını bilirler. Artık ne Tanrı’yı ne de kendilerini görmeyen ruhlar, kendilerini küçümserler; çünkü soylarını bilmezler. Onlar (Tanrı’nın dışında) tüm geri kalan şeyleri düşünürler ve sadece kendilerine hayran olurlar; her şey onları hayrete düşürür, oyalar, onlarda ilgi ve tutku uyandırır; küçümseyerek uzaklaştıkları nesnelerle bozuşurlar.

Sonuçta, ruhların Tanrı’ya dair tüm bilgisizliklerinin nedeni, dünyanın nesnelerine değer vermeleridir ve kendilerini küçümsemeleridir. Çünkü insan bir nesne peşinden koşuyorsa ve ona hayran oluyorsa, bu, kendini nesneden aşağı görmesi demektir: Bu kişi, doğmaya ve ölmeye mahkûm tüm nesnelerden daha aşağıya yerleştiğinden; kendinin, bildiği şeylerin en değersizi ve en fanisi olduğuna inandığından, Tanrı’nın gücünü ve doğasını ruhuna asla yerleştiremez.

O yüzden eğer bu durumda olanların bu ters yöne doğru; ilk varlıklara doğru dönmeleri ve yüce terime, Bir’e, İlk’e kadar gitmeleri istenirse, onlara hitap etmek için iki kanıtlama gerekir.

Bu iki kanıtlama nedir? Bunlardan biri, ruhun şimdi saygı gösterdiği (ve başka yerde daha ayrıntılı ele alacağımız) şeyin bayağılığını gösterir. İkincisi ruhu bilgilendirir ve ona adeta nereden geldiğini ve hangi değeri taşıdığını hatırlatır; ruhun değeri konusu, diğer konudan önce gelir ve bu konu, bir defa aydınlatıldıktan sonra diğerini aydınlatacaktır.

Şimdi onu (ruhun değerini) incelemelidir. Hem zaten ruh, araştırdığı konuya çok yakındır; (bu açıklama) ona çok yararlı olacaktır; çünkü araştıran şey, ruhtur. Ruh, nasıl bir varlıktır? Önce bizzat kendini nasıl tanır? Böyle bir araştırma yapabilir mi? Görebilen bir gözü var mıdır ve araştırma ona uygun mudur? Bütün bunları bilmek için ruh, araştırma yapar. Çünkü ruhun araştırdığı şey kendine yabancıysa, araştırma neye yarar? Fakat araştırılan şey, ruhla aynı kaynaktan gelen bir objeyse, onu araştırmak uygundur ve onu bulmak mümkündür.

II. Her ruh önce şunu düşünsün: Hayat üfleyerek bütün canlıları yani yeryüzünün ve denizin beslediklerini; havada ve gökyüzünde olan hayvanları; tanrısal yıldızları tüm (evrensel) ruh nasıl yarattı? Tüm (evrensel) ruh, güneşi ve sınırsız gökyüzünü yaratıp düzenledi ve onlara düzenli bir dönüş hareketi verdi. Tüm ruhun düzenlediği, hareket ettirdiği ve yaşattığı varlıklardan farklı bir doğası vardır ve zorunlu olarak, onlardan daha değerlidir; çünkü varlıklar, ruh kendilerine hayat verdiği takdirde doğarlar ya da onları terk ederse ölürler; oysa ruh, kendini terk etmediğinden, her zaman vardır.

Ruhun evrene ve varlıklardan her birine hayat verme tarzına gelince; bireysel ruh, büyük evrensel ruhu incelesin; bireysel ruh, başkalarını kandıran ve aldatan şeyden, sakin tutumu sayesinde kurtularak, bu incelemeye layık olmak isterse, küçük bir ruh değildir; fakat başka bir ruhtur.

Varsayalım ki, ruhu kuşatan bedende aynı dinginlik olsun ve bedenin kargaşaları sükûnet bulsun ve hatta bedeni kuşatan toprak, su, hava, gökyüzü, onlardan üstün diğer öğeler dingin olsun. (Bu durumda bireysel ruh) bu hareketsiz gökte, oraya dışarıdan gelen, oraya akan ve oraya boşalan ve her yerden giren ve kendini aydınlatan bir (evrensel) ruhu düşünsün; güneş ışınları karanlık bir bulutu nasıl aydınlatırsa ve onları yaldızlanmış gibi gösterirse, gökyüzünün bedenine giren ruh da aynı şekilde ona kendi dinginliğinden kaynaklanan hayatı, ölümsüzlüğü ve kendi dinginliğinin huzurunu verir. Ve gökyüzü ezeli bir harekete sahiptir; bu ezeli hareketin nedeni bir ruhtur; ruh, gökyüzünü zekâ ile birlikte yönetir; ezeli olarak hareket ettirilen gökyüzü, mutlu bir hayvan olur, değerini, kendisinde bulunan ruhtan alır: Önceden, sadece toprağın ve suyun durgun bir cismi vardı, daha doğrusu birinin dediği gibi, “tanrıların kin duydukları” karanlık bir madde, varlık olmayan bir şey vardı.

Burada ruhun kendi isteklerine göre gökyüzünü nasıl döndürdüğünü ve yönettiğini düşünürsek, ruhun gücü ve doğası daha netleşir ve daha açık olur. Çünkü gökyüzünün uzamı ne kadar büyük olursa olsun, ruh onun tüm uzamında vardır; büyük ya da küçük olsun, tüm mesafeler (ruhla dolu oldukları için) canlandırılmışlardır.

Pek çok cisim aynı yerde olamaz; biri burada, diğeri şuradadır ve karşıt bölgelerde olsunlar ya da olmasınlar, onlar birbirinden ayrıdır. (Evrensel) ruh böyle değildir; o, cismin her bölümünü kendi bölümlerinin her biriyle canlandırmak için bölünmez; fakat cismin tüm bölümleri, bütün halinde ruh tarafından yaşatılır; ruh, her yerde vardır; o, birliğinden ve her yerde bulunmasından dolayı, kendini türeten babaya [zekâya) benzer. Çok olan ve çeşitli bölümleri bulunan gökyüzü, bu ruhun gücünden dolayı, birdir; bu ruhtan dolayı bu dünya, bir Tanrı’dır; güneş de, yıldızlar da (ruh tarafından) canlandırıldıkları için, bir Tanrı’dır. Bizde tanrısal bir şey vardır; çünkü ruh, bizde de bulunur.

“CESETLERİ DEFNETMEK, GÜBREYİ DIŞARI ATMAKTAN DAHA ACİLDİR.”

Oysa tanrılardaki tanrısallık nedeni, zorunlu olarak, tanrılardan öncedir. Ve ruhumuz tanrılarla aynı türdendir ve ruhumuzu saf haliyle; hiçbir şey eklenmemiş biçimiyle düşündüğümüzde, dünya ruhuyla aynı değerde görürüz ve cisimli varlıkların tümünden daha değerli buluruz; çünkü cisimli varlıkların hepsi topraktandır ve onlar ateşten midirler, onları yakan nedir? Bu iki öğeden bileşenler için, hatta su ve hava da eklendiği takdirde (dört öğeden oluşan) nesneler için aynı şey geçerlidir.

Eğer varlıkların ardından, canlandırıldıkları için koşarsak, kendimizi niçin unutalım ve bizden (daha değerli) başka bir varlığın peşinde niye koşmayalım? Eğer bir başkasında olan ruhu seversen, kendini, sonuçta bizzat kendini sev.

III. Ruh, değerli ve tanrısal bir şeydir: Böyle bir ilkeden yardım al ve güvenle Tanrı’yı araştır ve O’na kadar yüksel; O, hiç uzakta değildir; O’na ulaşacaksın; aracılar pek çok değildir.

Bu tanrısal ruhta, ruhtan önce, ruhun kaynağı olan üst varlığa yakın bölümü, en tanrısal bölüm gibi düşün! Çünkü söylemimizin gösterdiği gibi üst varlığa yakın bölüm, zekânın bir imgesidir; nasıl ki, ifade edilen bir söz ruhtaki bir kelamın imgesiyse, bu bölüm de (evrensel ruh) zekânın kelamıdır ve diğer varlıkların varoluşlarını sürdürmeleri için zekânın (onlara) hayatı vermesini sağlayan aktivitedir; ateşte olduğu gibi tanrısal ruhta, nesnelere verdiği sıcaklık vardır. Sonuçta, iki ruh vardır; biri Zekâ’dadır; dışarıya akmaz; fakat yukarıda kalır; diğeri kendi özel varoluşuna sahiptir. Zekâdan gelen ruh, entelektüel bir ruhtur; onun zekâsı akıl yürütmekten ibarettir; onun yetkinliği zekâdan gelir; zekâ, bu ruhu besleyen; fakat kendisi kadar yetkin bir biçimde türetmeyen bir baba gibidir. Entelektüel ruhun varlığı Zekâ’dan gelir ve Zekâ’yı temaşa ettiğinde, onun aklı eylem halindedir. Çünkü entelektüel ruh, Zekâ’da baktığında, kendinin içinde, kendi düşüncelerine sahiptir ve etkindir. Ve şunu demelidir ki, sadece ruhun eylemleri iç entelektüel eylemlerdir; entelektüel ruha başka yerden gelen şey, aşağıdır ve ruha dışarıdan bir şeyin gelmesi, ruh için bir pasifliktir. Zekâ, ruhun babası olduğu ve ruhta bulunduğu için, onu daha tanrısal kılar; çünkü ruhla zekâ arasında sadece öz farkı vardır; ruh, (zekâdan) sonra gelir ve bir toplanma yeri gibidir; zekâ ise bir biçime benzer.

Ruh, zekânın maddesi olduğundan, güzeldir; Zekâ gibi zekidir ve hatta basittir. Böylece açıktır ki, Zekâ, bu şekilde tanımlanan ruhtan üstündür.

IV. Bunu şu şekilde de açıklayabiliriz: Duyulur dünyaya hayran oluruz; çünkü o, büyüktür, güzeldir; onun ezeli hareketi düzenlidir; aynı şekilde dünyada görünür ve görünmez tanrılar, daimonlar, hayvanlar ve bitkiler vardır; fakat duyulur dünyanın modeline ve gerçek realitesine yükselelim; yukarıda bütün düşünülürleri görelim; bu modelde ezeliliğe; kendilerinin iç bilgisine ve hayata sahip bütün düşünülürleri görelim; düşünülürlerin başı olan saf Zekâ’yı görelim; cömert bilgeliği ve hayatı görelim; Kronos’un yani doygunluk ve zekâ olan Tanrı’nın egemenliğindeki gerçek hayatı görelim. Çünkü dünyanın modelinde tüm ölümsüz varlıklar, tüm zekâ, tüm Tanrı, tüm ruh, ezeli bir hareketsizlik içindedir. Eğer model iyiyse, niçin değiştirmeye çalışmalıdır? O, her şeye sahip olduğuna göre, nereye gidecektir? Ve o, çok yetkinse, niçin büyümeye çalışır? Ve onun her bakımdan yetkin olması için, onda bulunan her şey yetkindir; onda yetkin olmayan hiçbir şey yoktur; onda düşünmeyen hiçbir şey yoktur; Zekâ, düşündüğü şeye sahip olduğundan, araştırmadan düşünür. Onun mutluluğu, kazanılmış bir şey değildir; o, ezeli olarak tüm nesnelerdir ve bu, gerçek ezeliliktir; ruhu kuşatan ve geleceğe kavuşmak için geçmişi terk eden zamanın taklit ettiği ezeliliktir. Gerçekte ruhta bazı varlıklar (idealar) bulunur; sonra (duyusal imgeler gibi) başka yeni varlıklar ruha gelir; ruhtaki (imge), bazen Sokrat, bazen bir attır; her zaman tikel herhangi bir varlıktır.

Fakat zekâ, tüm nesnelerdir; onda hem hareketsiz hem de aynı yerde kalan tüm nesneler vardır; sadece o vardır ve bu o kelimesi, her zaman ona uygundur; o, hiçbir anda olmadığından, gelecek değildir; çünkü şu anda bile o vardır; o, asla geçmişte de değildir; çünkü bu bölgede hiçbir şey geçmişe karışmaz; bütün varlıklar onda ezeli olarak vardırlar; onlar kendilerine özdeştirler; çünkü onlar kendilerini bu (ezeli) halleriyle severler.

Varlıklardan her biri, bir zekâdır ve bir varlıktır; onların bütünü tüm Zekâ’dır ve tüm Varlık’tır; Zekâ, Varlık’ı düşünerek, onun devamını sağlar, Varlık da düşünme objesi sıfatıyla, Zekâ’ya düşünmeyi ve varoluşu verir. Fakat düşüncenin, varlığın nedeni de olan, kendinden farklı bir nedeni vardır; hem düşünce hem varlık, kendilerinden başka bir nedene sahiptir. Çünkü onlar, birlikte vardırlar ve birbirlerini terk etmezler; fakat ikisi de birbirine ait olduklarından, biricik şeyi, Zekâ’yı ve Varlık’ı oluştururlar; düşünce ve düşünülen şeyi oluştururlar; çünkü zekâ, düşündüğü için zekâyı oluştururlar; varlık düşünüldüğü için varlığı oluştururlar. Çünkü başkalık ve özdeşlik olmadan, düşünce de olamaz.

Sonuçta, ilk terimler, Zekâ, Varlık, Başkalık ve Özdeşlik’tir. Bunlara Hareket’i ve Dinginlik’i de eklemelidir; çünkü düşüncenin var olması için, Hareket bulunmalıdır; düşüncenin aynı kalması için, Dinginlik olmalıdır; düşünülen objeden ayrı, düşünen bir şeyin olması için, Başkalık gerekir; Başkalık’ı yok ediniz, (geriye kalan) belirsiz birliktir ve sessizliktir; düşünülen nesnelerin birbirinden ayırt edilmeleri için, Başkalık gerekir; özünlü bir birlik oldukları için ve onların tümünde ortak herhangi bir şey olduğu için, Özdeşlik gerekir; onların özgün farklılığı, başkalıktır. Terimlerin bu çokluğundan, sayı ve nicelik doğar ve varlıkların her birinin öz niteliği kalite’dir. İlkeler olarak alınan bu terimlerden, diğer nesneler doğar.

Plotinus, Beşinci Ennead I-4,
Türkçe çeviri: Prof. Dr. Zeki Özcan, Uluda€ Üniversitesi ‹İlahiyat Fakültesi.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Buraya isim yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.